Geri git   Dini Forum Sitemizin tüm İslami Bilgiler özelliklerinden faydalanabilirsiniz > Edebiyat Bölümü > Edebiyat

Yeni Nesiller ve Kültür Hayatımız


Dini Forum Sitemizin tüm İslami Bilgiler özelliklerinden faydalanabilirsiniz sitesindeki Edebiyat - kategorisi altındaki Yeni Nesiller ve Kültür Hayatımız isimli konuyu görüntülemektesiniz.

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Değerlendirme Stil
Alt 24.12.2012   #1
||HüZüN DiYaRı||
eSiLa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 2
Arkadaşlar: 2
Konular:
Mesajlar: 4.359
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute
Lightbulb Yeni Nesiller ve Kültür Hayatımız

Her düşünce sisteminin kendini anlatan bir sanat üslûbu, her dönemin karakterini yansıtan bir sanat yaklaşımı vardır. Bu ifade ve değerlendirmelerin, ait olduğu düşünce ve inanç sistemlerini yansıtması pek tabiidir.

Genç nüfusun çoğunlukta ülkemizde en büyük zenginliğimiz olan yeni nesillerimiz güzel bir gelecek, kaliteli bir hayat beklentisiyle eğitime yönelmektedir. Yüksek öğrenim görmenin pek revaçta olduğu günümüzde gençler, geçerli bir mesleğe sahip olmak ümidiyle üniversitelerin kapılarını zorlamaktadır.

Bin bir umut ve ideal ile üniversiteye adım atan gençlerimizin kendi branşında sağlam bir altyapı oluşturup, başarı ile mezun olarak hayata atılmayı hedeflemesi beklenir. Orta öğrenimde temelde eğitim ve öğretim kavramları söz konusu iken, yüksek öğrenimin bunlara ek olarak araştırma, inceleme ve değerlendirme imkânları sunması gerekmektedir. Bu yönüyle araştırmaya, analize imkân sağlayıp destek veren bir hüviyet arz eden yüksek öğrenim, aynı zamanda öğrencinin içtimaî hayat içerisinde kendisini fert olarak konumlandırdığı ve hayata hazırlandığı bir kurum olmalıdır.

Ülkemizde yıllardır teşvik edilen ve rağbet gösterilen yüksek öğrenim alanları, genellikle tıp ve fen bilimleri olagelmiştir. Tabii ki fen bilimleri alanı; gelişme, ilerleme, teknolojiden yararlanma gibi noktalarda elzemdir. Çünkü dünya milletleri arasında yarışın önemli bir kısmı bu alanlarda gerçekleşir. Beri yandan eğitimin önemli bir yüzü de sosyal bilimlere bakmaktadır. Tarih, edebiyat, dil, felsefe, sosyoloji, kültür tarihi gibi alanlar işin bu yönünü oluşturur ve toplumların kendi geçmiş, kültür ve birikimlerini de içine alan önemli bir kapasiteyi meydana getirir.
Dilini iyi bilmeyen, tarihî değerlerinin farkında olmayan, edebiyatını tanımayan, düşünce dünyasında geçmişi ve bugünü değerlendiremeyen fertlerin sadece teknik sahalarda başarılı olması, eğitimin temellendirilmesi ve hedefi açısından büyük problemler taşır. Bu sebeple sosyal bilimlerin çeşitli dallarıyla eğitimde hayata geçirilmesi çok önemlidir. Yeni neslimizin iyi ve kaliteli bir eğitime sahip olması ancak dilimizi, kültürümüzü, geleneğimizi, an’anevî birikimlerimizi tanımalarıyla ve benimsemeleriyle mümkün olabilecektir.

Alanında çok başarılı bir doktorun, tıbbın diğer yan alanlarında da bir kısım bilgilere sahip olması elbette makbule geçer. Buna bir de kültür ve estetik dallarıyla ilgili birikimler eklendiğinde doktorumuz hakikaten pek çok bilgi ve yetenekle teçhiz edilmiş olur. Aynı benzetme diğer fen dallarına ve teknik alanlara da uygulanabilir ve misaller çoğaltılabilir. Bir matematikçi için bu alanda yapılanları, gelişmeleri takip ederken bilim tarihinden hareketle matematiğin geçmişini, önemli temsilcilerini tanımak bir ayrıcalıktır. Bunun yanında matematiğin diğer disiplinlerle olan ilişkilerinden haberdar olmak; -müzik gibi, çeşitli görsel ve uygulamalı sanatlar gibi- çok daha kabule şayan değil midir? Disiplinler arası çalışmaların ve işbirliğinin önem kazandığı günümüzde, fen ve sosyal bilimler birbirlerine uzak ve yabancı olmamalıdır.Çok defa millî ve milletlerarası platformlarda konu edilen, bilhassa edebiyat camiasında çok sık rastladığımız kültür-sanat başlıkları ile sürekli tartışılan sanat, maalesef hâlen gündemimize layıkıyla girebilmiş bir gerçeklik değildir.
Nedir sanat? Anlamı, hayatımızdaki yeri nedir? İhtiyaçların ötesinde toplumun küçük bir kesimine hitap eden bir lüks müdür? Bir özenme, bir heves midir? Herkesin kendi çerçevesinden baktığı, kendi penceresinden gördüğü kadarıyla bir anlam yüklediği, olsa da olur olmasa da kabilinden bir mânâ mı taşırt? Hayatımızda karşılık geldiği bir yer var mıdır? Mutlaka olmalı mıdır? Sanatın estetik boyutunun ötesinde bir açılımı, bir fayda boyutu var mıdır veya olmalı mıdır?

Sanatın bir duygu ve düşünce tarzını yansıttığını söyleyebiliriz. Her düşünce sisteminin kendini anlatan bir sanat üslubu, her dönemin karakterini yansıtan bir sanat yaklaşımı vardır. Bu ifade ve değerlendirmeler pek tabii ait olduğu düşünce ve inanç sistemlerini yansıtacaktır. Batı inanç ve düşüncesinin batı sanatını, doğu inanç ve düşüncesinin doğu sanatını aksettirdiği gibi.
Batı sanatı pek çok yerde karşımıza çıkar ve hâlihazırda birçok unsuru ile günlük hayatımıza girmiştir. Mevcut konumu ile kendisini tanıtmış, bildirmiş ve hâlen de gözler önünde arz-ı endam etmektedir. Ama Doğu sanatı tanınmış mıdır, bilinmiş midir, bu tartışılır. Belki bu fikre itiraz edenler olacaktır ama gerçekten bir Doğu, bir Türk-İslâm sanatı tanınmış olsa hâl böyle mi olurdu? Hakikatte Doğu sanatı, Batı entelektüeli eliyle araştırılıp, bir kısım vesilelerle ‘egzotik’, ‘oriental’ gibi popüler tabirlerle anlatılan sanki gerçekte olmayan hayâl ülkelerinin sanatıdır. Batılı anlayış çerçevesinde bu sanat, ancak Alâeddin’in Sihirli Lambası’nda, Binbir Gece Masalları’nda, Ali Baba’da kendisini bulan karikatürize ve eğlencelik bir karakterdedir. Bu tavır Batının oryantalizm fikrine uyar. Bu gibi örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Her birinde kültürümüz adına içimiz daralır, canımız sıkılır, şikâyetçi oluruz. Lakin şikâyet etmeyle bir yere varmak, meseleye çözüm olmak mümkün değil.

Yapılması gereken, önce nerede durduğumuzu tespit etmektir, farkında olmaktır. Yapılabilecekler hakkında daha net görüşler, müşahhas çözüm önerileri ortaya koyabilmek için öncelikle kültürü ve sanatı iyi kavramak, doğru anlamak gerekir. Öncelikle ihtişamlı ve kadim sanat geleneğimizi iyi tanımalıyız. Geçmiş dönemleri araştırırsak görürüz ki; gündelik hayatın meşguliyetiyle beraber, her ihtiyacın karşılanmasında, her objenin tasarlanmasında estetik duyuş, incelik ve zarafet söz konusudur. Bu estetik kaygı en küçük kullanım eşyasından en büyüğüne, mimarî mekânlara, çevre peyzajına varıncaya kadar geniş bir yelpazeyi oluşturur. En imkânsız durumlar veya çeşitli olumsuzluklar dahi bu anlayışı değiştirememiştir.
Mesela yaşanan mekânların tasarlanmasını ele alalım. Öz kültürümüzde şehirler tabiata saygılı, onu sömürülecek bir meta olarak değil ilham ve güç alınacak sınırsız bir hazine olarak gören bir yaklaşımla kurulur. İnsanî boyutlarda, ruhu ezmeyen, kendi insanının yaşantısı ve düşünceleriyle biçimlenen, çevresiyle uyumlu şehirler olarak gelişir. Bu sebeple tarihte şehirlerimiz kendi karakterini oluşturan farklı çizgilere sahip olmuşlardır. İstanbul çok değişik bir panorama sunarken, Konya başka, Sivas başka, Kayseri başka bir manzara arz eder. Şehrin silueti Türk-İslâm şehri görünümünü hemen resmeder. Bir Semerkant, bir Buhara ve bir Bağdat (tabii ki son felaket öncesinde) hâlâ tarihten kalan derin izlerle önemli formlar simgelemektedir.
Bir diğer yönden, gündelik yaşantının sürdüğü evler, odalar, avlular gibi mekânlar da hayat tarzının biçimlendirmesiyle kendine has bir yapılanma sergiler. Mahalle birimiyle örgütlenen şehirlerde her mahallenin merkezinde cemaatinin toplandığı, çocuklarının eğitim gördüğü bir mescit vardır. Bu mescidin etrafındaki ağaçların gölgelediği avlu veya meydan mahallelinin buluşma, görüşme, dertleşme mekânıdır. Mahallenin çeşmesi, kuyusu, fırını vb. ortak kullanım alanlarıdır ve hepsi bir buluşma ve iletişim vesilesidir. Genelde dar sokakların sınırladığı şehir mekânlarında, sokak kapılarının açıldığı bir avlu, yani küçük bir bahçe ziyaretçileri karşılar. Hayatın, bütün renkleriyle yaşandığı bu avluya Anadolu’da aynı zamanda ismiyle müsemma ‘hayat’ adı verilmiştir. Bu mekânlar, içinde yaşayan insanların inancına göre biçimlenir. Dolayısıyla bu avlular hem ailenin mahremiyetini koruması yönüyle kapalı hem de tabiata yakın olma ve hava alma ihtiyacına cevap vermesi hususuyla açık bir günlük hayata imkân verir. İnsanın ihtiyaç duyduğu nefes payını ona veren, içinde mutlaka bir dut, bir kiraz veya başka birkaç meyve ağcı bulunan bu avludan geçilen odalar, sofalar, çardaklar, çıkmalar hep hayatın dolu dolu yaşandığı yerlerdir. Sadece mekân boyutundan kısaca söz ettiğimiz bu muhteşem kültür hazinelerimizi tanımak için saymaya kalksak herhalde zorlanırız. Neye baksak, nereye dönsek o kültür ve medeniyetimize ait fizikî ve manevî izler buluruz.

Günümüzde Türk insanı olarak yine aynı konuda, yaşadığımız mekânlar ve çevre ile ilişkilerimiz açısından bir değerlendirme yapacak olursak ne durumdayız? Biz tabiatla estetik uyumu sağlayabildik mi? Modern mimarî ve çevre şartları bizim yaşantımıza hizmet ediyor mu? Evlerimizde her türlü konfor var, arabalarımız son model, şehirlerde her yer asfalt. Öyle ki ayak basacak bir karış toprak kalmamış. Yani biz geliştik! Ama eksik olan bir şeyler yok mu? Maalesef var ve tahmin edebileceğimizden çok daha fazla. Zengin kültürümüzün içinde var olan pek çok değer, günümüz toplum hayatında tamamen zeminden çekilmiş ve bizi garip, öksüz, fakir bırakmıştır.
Bizim medeniyet anlayışımızda sanat, bir hayat biçimidir. Hayatın her yönüne yansır ve asla bir tabloya indirgenemez. Bir toplumun kültürüne ve sanat anlayışına göre kıyafetleri belirlenir, oturduğu sandalye, su içtiğimiz bardak, yazı yazdığı kalem, konuştuğu telefon, yaşadığı ev, bindiği araba kısaca kullandığı her şey tasarlanır. Şehirler, toplumun kültürüne göre biçimlenir veya biçimlendirilemez. İşte tam bu noktada hiç kimsenin bigâne kalamayacağı bir meseledir kültür ve sanat. Dolayısıyla gençler hangi meslek dalında eğitim alırsa alsın, kendini hangi alanda yetiştirirse yetiştirsin kendilerini kuşatan bu konuyla ilgilenmek zorundadır. Çünkü bu tasarımlarla şekillendirilen şey aslında hayat tarzımızdır. Sanat konusuna bu perspektifle baktığımızda onun hayatın sadece bir yönüne yansımayıp bütününü kapsadığını görürüz.

Her sanat eseri bir düşünce şeklinin yansıması olduğuna ve her tasarımın temelinde bir anlayış, bir felsefe olduğuna göre modern dünyanın verileriyle kuşatılan eğitimli fertlere düşen vazife önce kendi beğenilerini ve tercihini belirlemektir. Bu konuda seçici ve dikkatli olmak zorundayız. Sanatın bizleri inceltmesi, zarif kılması ve kibar zevat hâline getirmesi gerekiyor. Aynı zamanda hayatın bütün noktalarına nüfuz etmesi, onu kuşatması gerekiyor. Zaten kuşatıyor da. Ama hangi düşünce, kültür ve inanç temelinde? Bundan sonraki yazılarımızda daha bilinçli bir duruş için bu kadar güçlü bir temele dayanan kültür ve estetik geçmişimizi daha yakından tanıtmaya çalışacağız.



Prof. İlhan ÖZKEÇECİ

eSiLa isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:



Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0
Site Optimizasyon : By eFe
Sitemizde Yenimisiniz ? Yardım Konuları