Geri git   Dini Forum Sitemizin tüm İslami Bilgiler özelliklerinden faydalanabilirsiniz > iSLam Tarihi > iSlam Tarihi > iSlam Alimleri

Abdullah bin Ömer


Dini Forum Sitemizin tüm İslami Bilgiler özelliklerinden faydalanabilirsiniz sitesindeki iSlam Alimleri - kategorisi altındaki Abdullah bin Ömer isimli konuyu görüntülemektesiniz.

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Değerlendirme Stil
Alt 07.12.2012   #1
||HüZüN DiYaRı||
eSiLa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 2
Arkadaşlar: 2
Konular:
Mesajlar: 4.359
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute
Standart Abdullah bin Ömer

Abdullah bin Ömer

Hazreti Ömer'in dokuz evlâdından en meşhuru olan Abdullah, babasıyla birlikte Mekke'de İslâm'la şereflenmiş, daha sonra küçük yaşına rağmen Medine'ye hicret edip, Bedir, Uhud'dan başka bütün gazalarda cihada katılmıştır. Bedir ve Uhud gazalarına büyük bir şevk ve heyecanla çıktığı halde yaşının küçüklüğünden dolayı kendisini geri gönderen Resûlüllah, daha sonra on beş yaşına bastığı içindir ki, ona mani olmamış, artık gazalarda bulunmasına müsaade etmiştir. Kendisi bu hususu şöyle belirtir: "Uhud'da Resûlüllah'a arzolundum, kabûl etmedi; o vakit on dört yaşında idim. Hendek'te arzolundum, kabûl etti; o vakit on beş yaşında idim." Fıkıh kitaplarında buluğ haddi, ihtilâm olmak hâlinin vukuuyla belli olduğu, yahut da on beş yaşına basmakla sabit olacağı bildirilmiştir ki, Resûlüllah'ın, Abdullah'ı on beş yaşına gelince gazaya kabûl buyurması, bu yaşın buluğ yaşı olduğu mânâsında anlaşılmıştır. Hazreti Abdullah, genç yaştan itibaren sünnete büyük bir dikkat ve titizlikle sarılmış, aynı dikkat ve titizlikle de bid'at ve hurafelerden kaçınmıştır.

Kendisine Resûlüllah'ı o derece örnek edinmiştir ki, Resûlüllah gibi yürümeye, Onun gibi yaşamaya, Onun tavır ve hareketlerini aynen tatbik etmeye başlamıştır. Hattâ, Resûlüllah'tan sonraki günlerinde Resûlüllah'ın dibinde namaz kıldığı ağacın altında o da namaz kılmış, nerede oturmuşsa orada oturmuş, nerede hızlı yürümüşse orada hızlı yürüyerek sünneti aynen takip etmiştir. Âli İmrân sûresindeki, "Malınızın en iyisini ALLAH için vermedikçe imanın kemâl noktasında olamazsınız" meâlindeki âyete gönülden bağlanmış, kendine en câzip ve sevimli gelen malından muhtaçlara vermeye ve ALLAH yolunda infâk etmeye nefsini iyice alıştırmıştır. Nitekim en kıymetli köle ve câriyelerini dini hayatı tam yaşayıp ibadetini eksiksiz ifa etmeye gayret eder halde görünce, hemen hürriyetine kavuşturur, serbest bırakırdı. Bu âdetini bilenler, namaza yönelip, mescide devama başlamışlar, akabinde de serbest bırakılmışlardı. Çevresinden kendini ikaz edenler, "Ey Abdullah, haberin ola ki, bunlar serbest bırakılmak için mescide devam edip, ibadette bulunuyorlar. Yâni seni aldatıyorlar" demişler, ancak Hazret-i Abdullah: "Biz Hak ile aldatılmaya razıyız!" diye cevap vermiştir. Bilmeden aldanmayı ahmaklık sayan âlimler, bilerek aldanmayı fazilet ve feragat saymışlardır. Abdullah'ın bu hali de bilerek aldanmaktır. Hak ile aldanma faziletidir. Nitekim Onun bu tutumundan nice yanlış düşünceliler insafa gelip, İslâmiyet'i gönülden yaşamaya başlamışlardır. Şahsında yaşadığı tertemiz İslâmî hayatı, imanî fazileti yüzünden Müslümanların derin hürmetini kazanan Abdullah, zamanın zâlimi Haccac'a karşı da hakkı söylemekten çekinmemiş, Onun aşırı zulmünün bir ölçüde hızını kesebilmiştir. Zamanın Halifesi Abdülmelik, kendi adamı olan Haccac'ı ikaz etmiş, "İbn-i âmer'e itaat et. onun peşinden git" demiştir. Haccac ise, bundan rahatsız olmuş, her fırsatta İbn-i Ömer,'i bertaraf etmeyi kurmuştur. İbn-i Ömer'in nüfûzu ise onu korkutmuştur. Bir defasında Haccac, Cuma hutbesini son derece uzatmış, ikindi namazı vakti yaklaşmıştı.

Cemaat içinden sesini yükselten Abdullah: "Ey Haccac, güneş seni beklemez" diyerek vaktin geçtiğini imâ etmişti. Gazaba gelen Haccac ise: "Şimdi senin boynunu vuracağım geliyor. ne karışıyorsun?" demiş. Haccac'ın bunca zulüm ve fıskına rağmen onun arkasında cemaat olup namâz kılan Abdullah, günahkâr imamın arkasında namaz kılmanın câiz olduğuna delil teşkil edecek harekette bulunmuş, bu husustaki hadislere de fiilen açıklık getirmiştir. Nitekim, "Her iyi ve günahkârın arkasında namaz kılınız!" meâlindeki hadis de buna işaret etmektedir. Hazret-i Abdullah 2630 hadis rivayet etmiş, Sahîhayn'de 280'i zikredilmiştir. Kendisinin hızını kesen bir müessir zât olarak gördüğü Abdullah'ı bir türlü bertaraf edemeyen Haccac, nihayet bir hile düşünerek onu tatbik safhasına koymuş; mızrağının ucundaki demire zehir sürdürmüş, hac izdihamı sırasında da bu ucu Abdullah'ın ayağı üzerine saplatarak zehirlenip şehâdetine sebeb olmuştur. Abdullah bin Zübeyir'in şehâdetinden sonraki günlerde 73 tarihinde vâkî olan bu şehâdeti müteâkip, Haccac da günden güne itibarından düşmüş, sıhhati kötüleşmeye başlamıştır. Abdullah bin Ömer'in Ehli Cennet olduğuna dâir rivayetlerden birini İmamı Şa'bi şöyle bir hâdiseyle ifade etmek ister. Şa'bî'nin şahit olduğunu ifade ettiği vak'a şöyle cereyan etmiştir. Bir gün Kâbe'nin yakınında Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Zübeyir, Mus'ab bin Zübeyir ve Abdülmelik bin Mervan oturmuşlar konuşuyorlarmış. İçlerinden biri demiş ki: "Şu mukaddes yerde oturuyoruz. Kalkıp Kâ'be'yi tavâf' edelim, bu esnada ALLAH'tan ne isteyeceksek isteyelim. Ola ki Rabbimiz duamızı kabul ede." Hicrette en evvel dünyaya gelen olduğundan ilk duayı Abdullah bin Zübeyir yapmış; "Ya Rab, beni Hicaz'a hâkim yapmadan öldürme" demiş.

Bundan sonra kardeşi Mus'ab'a sıra gelmiş. O da; "Yâ Rab, beni Irak'a hâkim kılıp, Hazret-i Hüseyin'in kızı Sükeyne'yi nasip etmeden öldürme" demiş. Abdülmelik de, "Yâ Rab. kimsenin ayaklanmayacağı bir hilâfet hâkimiyeti nasip eyle bana" diye yalvarmış. Sıra Abdullah bin Ömer'e gelince, ellerini açıp da şöyle dua etmiş: "Yâ Rab, ben bunların istedikleri hizmetlerden hiçbirine talip değilim. Beni Cennete lâyık amel işlemedikçe huzuruna alma!" Bunların dualarına şahit olan Şa'bî, bundan sonrasını şöyle anlatır: "VALLAHi bu gözlerim bunların hepsini de gördü. Her biri istediğine açıkça nâil oldu. Sadece Abdullah duruyor şimdi. Şüphem kalmadı ki, O da ehli Cennettir." Abdullah bin Ömer, hazır cevap bir ifade kabiliyetine de sahipti. Sırası gelince sözünü söyler, taşı gediğine koyardı. Bir defasında Iraklı biri ona. "İhramda iken bir sinek öldürdüm, acaba bunun günahı ne?" diye sordu: İbn-i Ömer şu cevabı verdi: "Siz Resûlüllah'ın ciğerpâresini Kerbelâ'da şehid ederken kılınız kıpırdamadı da şimdi bir sinek öldürmenin günahından mı korkuyorsunuz?" Sual sahibi şüphesiz ki, o elîm hâdisenin mes'ülü değildi. Ancak, Iraklıların gösterdikleri döneklik yüzünden vâki olan hâdisenin dehşetini imâ etmek istiyordu Abdullah.



eSiLa isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 07.12.2012   #2
||HüZüN DiYaRı||
eSiLa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 2
Arkadaşlar: 2
Konular:
Mesajlar: 4.359
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute eSiLa has a reputation beyond repute
Standart Cevap: Abdullah bin Ömer

Abdullah bin Ömer'in evi, fakirlerle dolup taşardı. Günlük nafakasını çıkarmaktan âciz nice muhtaçlar, Abdullah'ı camide, yahut cami yolunda görürler. O da onları dâvetten asla vazgeçmezdi. Her cami dönüşünde mutlaka yanında birkaç misafir getirir, birlikte sofraya oturup yemek yerlerdi. Tarihlerin kaydına göre feragat ve fazilet timsali hanımı Safiyye, bir hizmetçi gibi mutfakta çalışır, beyinin sık sık getirdiği misafirlerini kolayca ağırlar, asla bezginlik eseri göstermezdi. Hazret-i Safiyye'nin bu gayret ve çalışkanlığıdır ki, kendisini tarihin şeref levhalarına yazdırmış, asırlardan sonra bile yaptığı bu hizmetler söylenmeye devam edilegelmiştir. Bir defasında Hazreti Safiyye, beyi için özenerek bir yemek pişirip önüne koymuş, tam o sırada kapıdan bir fakirin sesi işitilir gibi olmuştu. Sesi iyice fark edemeyen Abdullah, tek başına yemeğini yeyip de çekildikten sonra gerçekten de kapıda bir fakirin beklediğini anlayınca fevkalâde üzülmüş, fakirden özür dileyerek çıkarıp onun yemek parasını hemen vermiştir.

Hazreti Abdullah, iktisadı da, sehaveti de yerinde yapmasını bilen hesab ehli bir zâttı. Nitekim onun çarşıda alışveriş esnasında pazarlık ettiğini gören biri, bunu cimriliğine hamlederek merakla takip etmiş; ancak Hazret-i Abdullah'ın evine girerken kapıda rastladığı bir fakire bir altın verdiğini, çıkarken de başka fakire aynı cömertlikle ikinci bir altın daha tasadduk ettiğini görmüştü. Gördüğü bu tezatlı duruma şaşırıp kalmış; merakla İbn-i Ömer Hazretleri'ne sormuştu: -Yâ Abdullah, çarşıda birşeyler alırken pazarlık ettin, pahalı almamak için titizlik gösterdin, ama eve girip çıkarken bekleşen fakirlere kimsenin veremeyeceği bollukta birer altın verdin. Bunun izahı nasıldır? Şöyle cevap vermişti Hazret-i Abdullah: Çarşıdaki pazarlık titizliği akıldan, aldanmama dikkatinden ileri gelir. Fakirlere bol para vermek ise cömertlikten, servetin icabı olmasından ileri gelir. Şaşacak bir durum yoktur. Ne evvelki hâl cimrilik, ne de sonraki hâl müsrifliktir. Bir gün, yolda perişan kıyafetli bir köylüyü gören İbn-i Ömer, hemen üzerindeki cübbe ve sarığını çıkarıp adama vererek, soğuk ve sıcağın tesirinden kurtardı.

Görenlerden biri, "Bu kadarı da fazla" deyince, şu karşılığı verdi: "Bu adam, babamın dostunun oğludur. Resûl-i Ekrem Hazretleri, "Babanıza iyilik etmek isterseniz, dostlarına iyilik ediniz" buyurdu. Ben de babamın dostunun oğluna iyilik etmekle bu emre uygun hareket ettim.... Bu aynı zamanda babaya vefâ borcudur da..." Müslümanlar arasında ihtilâf çıkmaması için çok gayret gösteren İbn-i Ömer, çıkmış olan ihtilâflarda da bir tarafı açıkça tutup öteki tarafın üzerine hücuma sebeb olmamıştır. Nitekim taraftarlığını kazanmaya çalışan Hazret-i Muaviye, gönderdiği adamla şöyle bir sual sordurmuştur: "Ey Abdullah, söyler misin, şu hilâfet mes'elesinde hangi taraf haklı?" Sual sahibi cevabın lehlerinde olacağını ümid ederken Hazret-i Abdullah'tan şu karşılığı almıştır: "Müslümanlar arasında bozuk düşünceler yayılmazsa, bu ihtilâf da ortadan kalkar, haklı haksız konuşulmaz!" Sual sahibi bu cevaptan kuvvet alamamış, ama yanlış da diyememiştir. Defalarca kendisine hilâfet teklif edilmiş, kabul etmemekte ısrar ederken Müslümanların birliğini ne ölçüde arzu ettiğini şu cümleyle nazara vermiştir: "Benim halifeliğime iki kişi itiraz etse, ben hemen çekilirim" Kölelerini basit insan gibi görmez, kendisiyle onlar arasında fark olmadığını fiilen gösterirdi. Nitekim kölesiz sofraya oturduğu görülmemiştir. Bir defasında sofrada kölesinin yokluğunu görünce sormuş, "sonra yiyecekler" cevabını alınca, hemen çağırarak onları sofradan ayırmaya razı olmamıştır. Bir adam babasının büyüklüğünden, sülâlesinin muhteremliğinden söz ediyordu. İbn-i Ömer bu sözlerden memnun olmamış, şöyle karşılık vermiştir: "İslâm gelince geçmişiyle övünmeyi yasakladı, kendi amelini esas aldı. Biz nefsimize bakalım. Başkaları bizi kurtaramaz

eSiLa isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:



Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0
Site Optimizasyon : By eFe
Sitemizde Yenimisiniz ? Yardım Konuları