Geri git   Dini Forum Sitemizin tüm İslami Bilgiler özelliklerinden faydalanabilirsiniz > iSLam Tarihi > iSlam Tarihi > OsmanLi Tarihi

Like Tree1Likes
  • 1 Post By eFe

Fatih Devrindeki Adalet


Dini Forum Sitemizin tüm İslami Bilgiler özelliklerinden faydalanabilirsiniz sitesindeki OsmanLi Tarihi - kategorisi altındaki Fatih Devrindeki Adalet isimli konuyu görüntülemektesiniz.

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Değerlendirme Stil
Alt 06.03.2013   #1
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Fatih Devrindeki Adalet

istanbul’un fethi tamamlanır ve Bizans’ın hapsettiği tüm hükümlüler salıverilir. Ancak iki keşiş (Papaz) zindandan çıkmak istemezler. Huzuruna getirilen keşişlere Fatih sorar:

“Niçin zindandan çıkmak istemiyorsunuz?” Papazlar cevap verirler ve derler ki:

“Biz İmparator Konstantin’e adil ve hakperest ol dediğimiz için zindana atıldık. Böyle bir haksızlık karşısında düşündük ki, bu dünyanın zindanı dışarısından daha iyidir. Onun için biz zindanda kalmaya razıyız.”

Dünyaya küsen bu papazlara Fatih şöyle der:

“Siz, benim memleketimde İslam adaletinin nasıl uygulandığını biliyor musunuz? Bunu öğrenmek için ülkemi gezip görünüz. Mahkemelere uğrayınız. Görülen davaları dinleyip verilen hükümleri inceleyiniz. Eğer sizdeki gibi bir adaletsizlik ve zulüm görürseniz o takdirde isterseniz tekrar zindana girersiniz.”

Fatih’in bu makul teklifini kabul eden keşişler, aldıkları hususi bir izin belgesiyle Osmanlı ülkesini gezip dolaşmak üzere İstanbul’dan yola çıkıp Bursa’ya gelirler ve bir mahkemeye uğrarlar.

Bir Müslüman, diğer bir Müslüman’dan bir tarla satın alır. Bilahare satın aldığı bu tarlayı sürmeye başlar. Bu arada kara sabanın ucuna sert bir cisim değer. Biraz daha derin kazıldığında oradan bir küp çıkar. İçi de ağzına kadar altınla doludur. Çiftçi hemen bulduğu bu bir küp dolusu altını, tarlanın eski sahibine getirir ve der ki:

“Ben bu tarlanın altını değil üstünü senden satın aldım. Şayet sen bu tarlada altın olduğunu bilseydin bana satmazdın. Dolayısıyla bu altınlar benim değil, senin hakkın.”

Tarlanın eski sahibi ise: “Hayır. Ben bu tarlayı, her şeyiyle sana sattım. Onların hepsi senin nasibin” der. Ama öteki yine itiraz eder ve anlaşamazlar. Mesele de böylece mahkemeye intikal eder.

İşte papazların Bursa’da uğradıkları ilk mahkemede bu dava görülmektedir. Keşişler, verilecek kararı merakla beklemektedirler.

Sonuçta Kadı, her iki Müslüman’ı bu asil davranışlarından dolayı takdir eder ve onlara bu hareketlerinin tam bir İslam ahlakı olduğunu söyledikten sonra, altınların iki Müslüman arasında paylaşılması kararını verir. Ardından da birinin kızını diğerinin oğluna nişanlayıp mutlu olmaları için dua eder ve onları kucaklaştırıp dostluklarını pekiştirir.

Papazlar hem bu insanların asil davranışlarına hem de kadı’nın bu adilane kararına şaşırıp kalırlar. Hayretler içinde Bursa’dan Bilecik’e geçerler. Bilecik’te bir müddet gezip dolaştıktan sonra bir mahkemeye uğrarlar. Bilecik’teki mahkemede de şöyle bir dava görülmektedir:

Müslüman bir tüccar Venedikli Hıristiyan bir tüccardan mal satın almıştı. Yapılan anlaşma gereği, malları satan Venedikli tüccar, bu malları Venedik’ten gemiye yüklemiş ve Müslüman tüccara teslim edilmek üzere yola çıkarmıştı. Ancak yolda gemi batmış, mallar da kaybolmuştu. Müslüman tüccar, malların kendisine teslim edilmeden kaybolduğunu ileri sürerek, Venedikli tüccara borcunu ödemeyeceğini söylemekteydi. Venedikli tüccar ise, yapılan anlaşma gereği malı Müslüman tüccara verilmek üzere gemiye yükleyip yola çıkardığını ifade ederek, bu malların bedelini istemekteydi.

Papazlar böylesi karışık bir davada nasıl bir karar verileceğini merakla beklemekteydiler.

Tarafları büyük bir dikkatle dinleyen ve gerekli değerlendirmeyi yapan Kadı, nihayet kararını açıkladı. Aralarında yaptıkları anlaşma gereği Venedikli tüccar tarafından Müslüman tüccara satılan malların gemiye yüklenmesiyle Venedikli tüccarın sorumluğunun bittiğini ve malların Müslüman tüccar üzerine geçtiğini, bu sebeple Müslüman tüccarın borcunu Venedikli tüccara ödemesi gerektiğini söyler ve bu şekilde karar verir.

Papazlar bu karar karşısında birbirlerine şaşkın şaşkın bakarak böylesine yüce bir adaletin Türk mahkemelerinde din, dil, yerli ve yabancı ayrımı gözetilmeksizin hakkıyla uygulandığını hem gözleriyle görürler, hem de kulaklarıyla işitirler. Adeta dillerini ısırarak hayretler içinde Bilecik’ten ayrılıp Konya’ya varırlar.

Konya’da yine bir mahkemeye uğrayan keşişler orada görülen davalardan birini izlemeye koyulurlar.

Bir Yahudi, Müslüman birisine at satmıştı. Satarken de çok iyi bir cins at olduğunu ve hiçbir kusurunun bulunmadığını söylemişti. Ancak Müslüman satın aldığı atı getirip ahırına bağladığı ilk akşam, onun hasta olduğunu anlar. Sabah olur olmaz mahkemenin yolunu tutan Müslüman, uzun zaman beklemesine rağmen kadının mahkemeye gelmemesi üzerine şikayetini yapamadan oradan ayrılır. At da ikinci gece ahırda ölür.

Ertesi gün Müslüman yine mahkemeye gelerek şikayetini yapmış ve atı satan Yahudi de mahkemeye çağrılmıştı.

Davalı ve davacıyı dikkatle dinleyen ve şahitlerin de ifadelerini alan kadı, kararını şöyle açıklar: “Müslüman davacı ilk şikayete geldiği zaman, eğer ben makamımda olsaydım. Yahudi’nin sağlam diye sattığı atı geriye verdirir ve Müslüman’ın parasını iade ettirirdim. Madem ki şimdi atın Müslüman’ın elinde ölmesine, benim vazife başında bulunmayışım sebep olmuştur. Müslüman’ın ata verdiği parayı ben ödeyeceğim.” Der ve cebinden çıkarıp Müslüman’ın parasını nakit olarak öder.

Kadı’nın böylesine ulvi bir sorumluluk içinde karar vermesi papazları yine hayretler içinde bırakır.

“Fatih’in memleketinde gördüğümüz bu olaylar, bize yeter de artar. Başka bir yere gitmeye gerek yok” diyerek İstanbul’a dönerler. Fatih’in huzuruna çıkan papazlar izlenimlerini yüce Hakan’a şöyle anlatırlar: “Bursa’da bir mahkemeye gittik. İki Müslüman’ın birbirlerine hakkının geçmemesi için nasıl çırpındıklarını gördük ve Kadı’nın hakkaniyet içinde meseleyi en iyi şekilde nasıl çözdüğüne şahit olduk. Bilecik’te Hıristiyan tüccar ile Müslüman tüccar arasındaki davayı izledik. Sandık ki Kadı Venedikli tüccarı Hıristiyan olduğu için haksız bulacak. Halbuki yanılmışız. Kadı Venedikli Hıristiyan tüccarı haklı, Müslüman tüccarı haksız buldu ve İslam adaletini uygulayarak Venediklinin mağduriyetini önledi. Konya’da ise, Yahudi’nin hileyle Müslüman’a sattığı atın ölmesi üzerine, Yahudi’nin suçlu olduğu gün gibi aşikarken ve Kadı’nın mecbur olmadığı halde, sırf vazife mesuliyeti anlayışı ile davranarak atın parasını tazmin etmesine tanık olduk. Böylece İslam adaletine de hayran kaldık.”

Papazların bu itiraflarından sonra, Fatih :

-“Öyleyse şimdi verin kararınızı” dedi. Papazlar da:

-“Artık bu İslam adaletini gördükten sonra, Hıristiyan papazların da haksızlığa uğratılmayacağını anladık. Zindanda kalmamaya karar verdik” dediler.

Fransız Seyyah A. Ubicini de şu tespitte bulunur : “Padişahın Bab-ı Alisi hakikaten dünyanın tek sığınılacak yeri haline gelmiş. Katolikliğe nispetle dinden sapmış olarak nitelenen ve Avrupa’dan atılan diğer Hıristiyan mezhep mensupları padişahın misafirleri olunca, kendi vatanlarında mahrum oldukları hürriyet ve emniyete kavuşmuşlar. Aynı koruma bütün dinlerle mezhepleri de içine almış."

FATİH DEVRİNDEKİ ESNAF AHLAKI

Her devirde yöneticilerin, halkın gerçek durumunu öğrenmek maksadıyla kıyafet değiştirerek insanların aralarına karışmaları gerekir ki, böylece sade bir vatandaş olarak, onların sorunlarını yerinde tespit edip çözümler üretilebilsinler.

Halkının derdiyle dertlenmeyen ve halkından kopuk yaşayan idarecilerin, halkın halini tam olarak anlamaları mümkün değildir. Halkının düşüncelerine tercüman olmayan, inançlarına saygı göstermeyen ve ona hep tepeden bakarak, halka rağmen siyaset yürütmeye çalışan idarecilerin, halka verebilecekleri müspet bir şeyleri de yoktur.

Bu manada en güzel bir örneği Fatih devrinden nakledelim.

Fatih, zaman zaman tebdil-i kıyafet eder ve halkının arasına karışırdı. İstanbul’un fethinden önce yine bir gün, kıyafet değiştirerek halkın arasında dolaşmaya başladı. Rastladığı ilk dükkana girdi ve bir okka tuz, bir okka şeker ve bir okka da sabun istedi. Dükkan sahibi bir okka tuzu tartıp Fatih’e verdi ve dedi ki: “Lütfen diğer istediklerinizi de karşıdaki komşumdan alın. Zira, komşum henüz sabah siftahını yapmadı.” Memnun bir edayla dükkandan çıkan Fatih, işaret olunan dükkana girdi ve iki kalem malı istedi. O bakkal da bir kilo şeker tartıp Fatih’e verdi ve dedi ki: “Diğer istediğinizi de yandaki komşumdan alınız. Çünkü o daha siftah etmedi.” Yan taraftaki bakkala giren Fatih’e, O bakkal da aynı şekilde davranınca Fatih’in gözleri dolmuş, göğsü kabarmış ve böylesine üstün bir ahlaka sahip olan halkın hükümdarı olmaktan büyük mutluluk duymuştu.

Cenab-ı Hakka şükrederek: “Ben böyle bir halkla, değil İstanbul’u dünyayı dahi fethederim” demekten kendini alamamıştır. Aynı duyguları bugün yaşamak mümkün mü acaba?...





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Tag Ekle
fatih devrindeki adalet


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Fatih'in Batı Politikaları eFe OsmanLi Tarihi 0 04.01.2013 13:28
Akşemseddin eFe iSlam Alimleri 0 17.12.2012 17:51
Fatih sultan mehmed ve ilim Hanımaga OsmanLi Tarihi 0 11.12.2012 01:25


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0
Site Optimizasyon : By eFe
Sitemizde Yenimisiniz ? Yardım Konuları