Geri git   Dini Forum Sitemizin tüm İslami Bilgiler özelliklerinden faydalanabilirsiniz > iSLam Tarihi > iSlam Tarihi > Sahâbe-i Kirâm (R.A.)

Hanım Sahabiler - Ümmü Züfer (r.a)


Dini Forum Sitemizin tüm İslami Bilgiler özelliklerinden faydalanabilirsiniz sitesindeki Sahâbe-i Kirâm (R.A.) - kategorisi altındaki Hanım Sahabiler - Ümmü Züfer (r.a) isimli konuyu görüntülemektesiniz.

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Değerlendirme Stil
Alt 24.12.2012   #1
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Hanım Sahabiler - Ümmü Züfer (r.a)

Ümmü Züfer radıyallahu anha Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin; "cennetlik bir kadın" iltifatına mazhar olmuş bir hanım sahâbi...
Başına gelen belâlara karşı sabırla direnen, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem efendimizin gösterdiği yolda yürüyen, tavsiyelerine harfiyyen uyan , teslimiyet ehli bir bahtiyar hanımefendi...
O, Habeşistanlı olup bedenen iri yapılı, uzun boylu siyâhi ve yaşlı bir hanımdır. İslâm'ın ilk yıllarında müslüman olduğu tahmin ediliyor.
Ümmü Züfer radıyallahu anha azim ve irade sahibi bir hanımdı. İslâm'ı yaşama konusunda bilinçli ve şuurlu hareket ederdi. İmanından asla taviz vermezdi. Harama düşmemek için titiz davranırdı.
O, Allah'a ve Resûlüne tam teslim olmuş bir iman eriydi. Bela ve musıbetler karşısında tahammüllüydü. Kendisine cinniler musallat olmuştu. Bu yüzden sık sık hastalanırdı. Sar'aya tutulurdu. Fakat o bundan asla şikayet etmezdi.
Bu hastalığını Allah'dan gelen bir imtihan olduğunu bilir ve tevekkül üzere hareket ederdi. Acı ve ıstıraplara sabır ve tahammül göstererek Rabbına teslimiyetin en güzel örneğini verdi. Hastalığın İlk dönemleri bu şekilde rıza halinde geçti. Fakat hastalık gün geçtikçe şiddetlenip artınca İslâmî emir, nehiy ve hassasiyetlere dikkat edemez duruma geldi. Bunun üzerine çareler aramaya başladı.
O dönemde bu tür hastalıklar çoğalmıştı. Tedavi konusunda da kimsenin kesin, katî bir bilgisi yoktu. Ne yapılmalıydı? Nasıl hareket edilmeliydi? Bu sorulara cevap bulunamıyordu. Sonra zamanla cin çarpmış kimseler Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize getirilmeye başlandı. Onlara şöyle bir tedavi usulü uygulandı.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz'in bu tür hastaları tedavi edişiyle ilgili olarak İbni Cüreyc,Hüseyin bin Müslim'den o da Tavus'tan rivayet ederek şu bilgileri nakleder:
"Efendimiz, huzuruna getirilen hastaların göğsüne vurur, ağızlarından siyah bir şey çıkararak onları tedavi ederdi."
Aynı rivayet şöyle devam eder:
Ümmü Züfer (r.anha) da bu hastalık sebebiyle huzura getirildi. Ama o iyileşmedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem sallallahun aleyhi vesellem:
"Bu kadın , dünyada böyle kalacak, ama âhiret yurdu onun için daha hayırlı olacak" buyurdu. (Üstü'l-gabe, VII, 333. İsâbe, IV, 328-329, İstiab I,628)
Yine bir defasında Ümmü Züfer (r.anha) hastalanmıştı. Kardeşleri onu Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzuruna getirdiler ve durumundan şikayette bulundular. Nebiyy-i Zîşân sallallahu aleyhi vesellem onlara:
"Eğer arzu ederseniz dua ederim, Allah iyileştirir. İsterseniz dua etmem, öyle kalır. Ama âhırette kendisinin hiçbir hesabı olmaz. Yani hesaba çekilmez" buyurarak kardeşlerini muhayyer bıraktı. (Üstü'l-gabe, VII, 333. İsâbe, IV, 328-329,İstiab I,628)
Ümmü Züfer (r.anha) teslimiyet ve tevekkül ehli bir hanımdı. Fakat sar'aya tutulduğunda üzerinin başının açılmasından da çok üzüntü duyuyordu. Farkında olmadan mahrem yerlerinin açılmasından endişe ediyor ve harama düşmekten korkuyordu.
Bu hal onu rahatsız ettiğinden çaresiz kaldı ve Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimize müracat etti. Onun bu halini arzedişiyle ilgili olarak (Riyazüssâlihîn Tercüme ve Şerhi c. I s. 237-238) de şöyle bir rivayet nakledilir:
Atâ İbni Ebî Rebah'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Abdullah İbni Abbas radıyallahu anhüma bana:
-Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben:
-Evet, göster, dedim.
İbni Abbas şöyle dedi:
-Şu (iri yarı) siyah kadın var ya! İşte bu kadın (birgün) Nebî sallallahu aleyhi vesellem'e geldi ve :
-Beni sar'a tutuyor ve üstüm başım açılıyor. İyileşmem için Allah'a dua ediniz, dedi.
Nebî sallallahu aleyhi vesellem:
-" Eğer sabredeyim dersen, sana cennet vardır. Ama yine de sen istersen, sana şifa vermesi için Allah'a dua ederim" buyurdu.
Bunun üzerine kadın:
-Ben (hastalığıma) sabrederim. Ancak sar'a tuttuğu zaman üstümün başımın açılmaması için dua buyurunuz, dedi.
Nebî sallallahu aleyhi vesellem de ona dua etti. (Buhârî, Merdâ 6 ; Müslim, Birr 54)
Ümmü Züfer (r.anha) cennet ile sağlık arasında tercih yapmak durumunda kaldı.
O , akıllı , zekî , azim ve irade sahibi bir hanımdı. Bir iman eri olarak tercihini ebedî hayatı için yaptı.
Zira asıl hayat âhiret hayatıydı. Oradaki mutluluğu elde etmek en büşük gayesi idi. Bunun için bunca acı ve ızdıraba sabrederek cenneti kazanmayı arzuladı.
Sadece üstünün başının açılmaması için dua istedi. Onun bu îmanî aşkı ve ebedî seadet iştiyakı bela ve musıbetlere karşı direncini,tahammül gücünü artırdı.
O, bu hareketiyle ayrıca kendisinin bilinçli, şuurlu, sadakatli ve tam teslim ehli bir müslüman olduğunu göstermiş oldu. Onun sadâkati meyvesini hemen vermiş ve Efendimizin duası hürmetine sar'a nöbetlerinde bir daha üstü-başı açılmamıştır.
Bu hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimizin iki şıklı cevap vermiş olması, bazılarınca garipsenebilir. İki Cihan Güneşi Efendimiz burada, hakkında en hayırlı olan bir şıkkı hatırlatmak suretiyle kadını iki iyilikten birini tercihte serbest bırakmıştır. Bu ashab ve ümmetine duyduğu şefkat ve merhametin tabiî bir sonucudur.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bu davranışıyla aslâ, tedaviye karşı çıkmış değildir. "İstersen dua edeyim" buyurması bunun delilidir. Ancak tedavisi mümkün olmayan hastalıklar da olabilir. Bu tür hallerde asıl yapılması gerekli yolu göstermek üzere hastalığa sabretmenin cennet gibi bir bedeli olduğunu duyurmuştur.
Ümmü Züfer (r.anha)'ın hayatı hakkında kaynaklarda başka bilgiye rastlanmamaktadır. Onun böyle bir derde yakalananlara ibret olması ve bu hadisenin bize kadar gelmesine vesile olması da bir bahtiyarlıktır...
Allah ondan razı olsun.
Cenab-ı Hak şefaatlerine mazhar eylesin. Amin.
Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #2
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Zer Gıfariyye (r.a)

Ümmü Zer Gıfariyye radıyallahu anhâ takvâ üzere yaşamayı hayatına düstur edinen bir hanım sahâbî!.. Müslüman olmadan önce kabilesi içinde putlara en çok ibadet eden bir kadın!.. Meşhur sahâbî Ebû Zer radıyallahu anh’ın âilesi!..
O Gıfar kabilesine mensuptur. Ebû zer ile evlenmiştir. Kocasının İslâm’a dâvetiyle müslüman olmuştur. Asıl ismi kaynaklarda geçmemektedir. Eşi ile birlikte takvalı bir hayat yaşadıkları için Ümmü Zer künyesiyle anılmıştır.
Ümmü Zer (r. anhâ) ve eşi Ebû Zer (r.a) zâhidâne bir ömür sürdükleri için dünyalık en küçük bir şeye sahib olamamışlardır. Onlar için asıl hayat ahiret hayatıydı. Bu düşünce ile zühd ve takvâyı tercih etmişlerdi. Âhiret hedefli yaşadıkları için dünya sevgisi onların gönlüne girememişti. Dünyada birşeylere sahib olma duygu ve düşüncesi onları meşgul etmemiştir. Mal ve mülk edinme diye bir dertleri olmadığı için çok sâde bir hayat sürmüşler, zühd ve takvâ çizgisinde bir ömür geçirmişlerdir.
Onlar aile olarak aynı duygu ve düşünceleri paylaşabildikleri için ihtiyaçtan fazlasını yanlarında tutmamışlardır. Ellerine geçeni Allah yolunda infak etmişlerdir. Bu konuda öylesine titiz davranmışlardır ki, gece gelmişse gece, gündüz gelmişse gündüz dağıtmışlardır. İşte onlar ailecek bu ahlâk ile meşhur olmuşlar, zâhid ve âbid olarak tanınmışlardır.
Ümmü Zer (r. anhâ)’nın hayatında dönüm noktası teşkil eden üç önemli husûsiyet vardır.
Birincisi, gençliğinin ilk yıllarında putlara ibadet etmesi.
İkincisi, ömrünün sonunda kocası Ebû Zer (r.a)’ın vefatı.
Üçüncüsü, ailecek çektikleri sıkıntı, sürgün ve hicretleri.
Ümmü Zer (r.anhâ) müslüman olmadan önce Gıfaroğulları içinde putlara en çok ibadet eden bir kadındı. Kabilenin her evinde bir put vardı. Fakat en büyük put Ümmü Zer’in evinde idi. Hergün o putu temizler ve karşısına geçer ibadet ederdi. Putlara ibadette huzur bulacağını zannederdi.
Birgün Ebû Zer putlara yiyecek getirmek için yanlarına geldi. Takdis ve tazimde bulundu. İçmesi için önüne süt koydu. Biraz geri çekildi. Bir de ne görsün! Bir köpek geldi, sütü içti. Sonra da ayağını kaldırıp putun üzerine bevletti. Bu manzarayı izleyen Ebû Zer’in gönlünde bir çok sorular oluştu. Kendi kendine:
“Bu putlara nasıl ibadet ederiz? Kendisine faydası olmuyor. Üstüne gelen zararı önleyemiyor. Biz nasıl onlardan medet bekleriz? Bu bir maskaralık değil mi?” diyerek zihninde şimşekler çakmağa başladı. Çok hürmetle ibadet ettiği putlar hakkında birçok şüpheler doğdu. Eve gelip ailesine şâhid olduğu manzarayı anlattı. Ümmü Zer’in de gönlünde sorular, şüpheler doğmasına vesile olan bu hâdise onların hidayete kavuşmalarına bir başlangıç oldu. Birlikte hak ve hakîkatı aramaya başladılar.
Onlar hak ve hakikat adına duydukları her haberi araştırmağa çalıştılar. Birgün Mekke’de putları inkar eden, insanları Allah’a dâvet eden son Peygamberin çıktığına dair haberler aldılar. Bu sevindirici haberi araştırmak üzere Ebû Zer kardeşi Uneys’i Mekke’ye gönderdi. Yeni din ve son Peygamber hakkında bilgi edinerek dönmesini istedi.
Memleketine dönen kardeşinin getirdiği bilgilerle gönlü tatmin olmayan Ebû Zer kendisi Mekke’ye gitti. Son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimizle buluştu. İslâm’la şereflendi.
Bir müddet Mekke’de kalıp İslâm’ı öğrendikten sonra tebliğ etmek üzere kabîlesine döndü. İlk olarak hanımı Ümmü Zer’i İslâm’a davet etti. O da tereddütsüz hemen kabul etti. Kelime-i şehâdet getirerek. İslâm’la şereflendi.
Ümmü Zer (r. anhâ) ile beyi Ebû Zer (r.a) aradıkları hakikate ulaşmışlardı. Huzur ve mutluluğa kavuşmuşlardı. Putları bir bir kırıp Allah’a ibadet etmeye başladılar. Günler, aylar, geçtikçe, gönüllerinde Allah ve Rasûlünün sevgisi çoğaldı. İslâm’ı aşkla yaşadıkça. Fakat Rasûlullah (s.a) efendimizden ayrı kalmaya dayanamıyorlardı. Hasret ve muhabbeti artık onları durduramadı. Hicret edip, efendimizin huzurunda yaşamak istediler. Hendek savaşından sonra Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. İki Cihan Güneşi Efendimizin beldesinde yaşamaya başladılar. Mescidinden ayrılmadılar. İslâm’dan yeni öğrendikleri bilgileri hayatlarına geçirmek üzere yarıştılar.
Ebû Zer (r.a) mescidde Efendimizden duyduğu yeni bilgileri hanımı Ümmü Zer (r.anhâ)’ya aktarıyordu. Ümmü Zer (r. anhâ) bir hanım sahâbî olarak beyinden çok faydalı ilim öğrendi. Bir çok hadis-i şerif nakletti.
Bu iki Hak âşığı Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin dâr-ı bekâ’ya irtihallerinin ardından Medine’den ayrılıp Şam’a doğru yolculuğa çıktılar. Meşakkati ve sıkıntıyı tercih ettiler. Bu arada üç çocuklarını kaybettiler.
Şam’da insanların, sünneti seniyye çizgisinden uzaklaştıklarını görünce onları uyarmak üzere Ebû Zer (r.a) erkeklere, Ümmü Zer (r. anhâ) da hanımlara Kur’ân ve Sünnetten vaazlar yapmaya başladılar. Zühd ve takva üzere yaşayanlar azaldıkça tekrar Medine-i Münevvere’ye döndüler. Fakat bu sefer Rasûlullah (s.a) efendimizi görememenin hasretine dayanamadıkları için tekrar Medine’den ayrılmak istediler. Hz. Osman (r.a) onlara Rebeze’ye gidip yerleşmelerini tavsiye etti. Orada yalnızlık içerisinde iken Ebû Zer (r. anhâ) vefat eyledi.
Ümmü Zer (r. anhâ) tekrar Medine-i Münevvere’ye döndü. Çok geçmeden kısa bir müddet sonra o da vefât etti. Allah her ikisinden de râzı olsun.
Ümmü Zer (r. anhâ) pek çok hadis rivayet etmiştir. Bir tanesi şöyledir:
“Ben ve yetimi gözeten, cennette şöylece (iki parmağını birleştirdi) beraberiz.”
Bu mutlu aile hakkında Sevgili Peygamberimiz Hz. Aişe (r. anhâ) annemize:
“Ben senin için Ebû Zer’in Ümmü Zer’e davrandığı gibi davranıyorum.” buyurduğu rivayet edilir.
Hz. Aişe (r. anhâ) annemizden hâdise şöyle nakledilir:
“Ben birgün Rasûlullah (s.a)’ın yanında babamın cahiliye devrinde olan mallarıyla iftihar etmiştim. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz bana: “Sus ey Aişe! Ben sana Ebû Zer’in Ümmü Zer’e davrandığı gibi davranıyorum.” buyurdu.
Ümmü Zer’den nakledilen bu sözün bir hikâyesi vardır. Şöyle ki:
“Vaktiyle arab kadınlarından on bir tanesi bir araya gelerek kocalarının âdetleri ve durumlarıyla ilgili olarak aralarında konuşmalar yapmışlar. Hepsi ayrı ayrı hitap ederek kocaları hakkında meth ve zemde bulunmuşlardır. Ümmü Zer (r. anhâ) de kocası hakkında şöyle demiştir:
“Benim kocam Ebû Zer’dir. O ne adamdır. Beni daima ferahlandırıp gönlümü hoş kılmıştır. Her ne söylersem sözüm reddedilmez.” diyerek methü senâda bulunmuştur.
Cenâb-ı Hak cümlemize aile içi mutluluklar lutfeylesin. Ümmü Zer (r. anhâ) ile Ebû Zer (r.a)’ın şefaatlerine nâil eylesin. Amin.




Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #3
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Varaka (r.a)

Ümmü Varaka radıyallahu anha Allah yolunda cihad etme arzusuyla yaşayan ve şehîdlik özlemiyle gönlü kavrulan bir hanım sahâbi!.. Bedir Harbine katılmak için ısrarla müsaade istemesi üzerine Rasûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin “Allah sana şehîdlik nasîb edecektir.”diye müjde verdiği bir bahtiyar!.. Onu her gördüğü yerde “şehîde” hitabıyla karşılayan mutlu bir hanım!..
Hasretini çektiği makama kendi köleleri tarafından evinde şehîd edilerek kavuşan bir hanım sahâbi!..
Onunla ilgili fazla bir bilgiye sahip olunmamakla birlikte, hakkında nakledilen bir kaç hâdise bile bizlere ne ibretli dersler vermektedir.
O cesûr ve bilgili bir hanımdı. Dînî konularda geniş bilgisi vardı. İslâm’ı en güzel şekilde yaşamak için gayret ederdi. Ev halkına ve etrafındaki insanlara dînî meselelerde yardımcı olurdu. Bildiklerini yaşayarak çevresine örnek olurdu.

O, Allah yolunda cihad etmenin fazîletini bildiği için şehîd olmayı çok istiyordu. Bir Ramazan günüydü. Bedir harbi hazırlıkları başlamıştı. Ümmü Varaka (r.anhâ) büyük bir heyecanla Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize müracaat etti ve şöyle ricada bulundu:

“Ey Allah’ın Resûlü! Bana müsaade etseniz de sizinle birlikte harbe katılsam! Yaralılarınızı tedâvî edip, hastalara baksam! Kim bilir belki de Allah yolunda şehîdlik de nasip olur.” dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz hiçbir hanımın Bedir savaşına katılmasına izin vermedi. Bu sebepten Ümmü Varaka’ya da müsaade edemedi. Fakat onun yanık hasretini, ısrarlı arzusunu, şehîdlik özlemini teskîn edecek onu sevindirecek, onu huzura kavuşturacak bir müjde verdi. “Ey Ümmü Varaka! Allah sana şehîdlik nasip edecektir.” buyurdu.
İki Cihan Güneşi Efendimiz onun bu kahramanca davranışından pek memnun kalmıştı. Bu sebebten bundan sonra ne zaman Ümmü Varaka (r.anhâ)’yı görse; kendisine “şehîde”diye hitab ederdi.
Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz zaman zaman Ümmü Varaka (r.anhâ)’yı evinde ziyaret ederdi. Hal hatırını sorardı. Ashab-ı kiram böylesi fırsatları ganîmet bilirdi. Böyle zamanları en iyi şekilde değerlendirmeye gayret ederlerdi. Efendimize ikramda bulunabilmek onu memnun edebilmek için adeta yarışırcasına ellerinden gelen hizmeti yapmak isterlerdi. Bu arada zihinlerini meşgul eden konularda sorular sorarlardı.
Birgün, ensarlı bir hanım vefat etmişti. Ümmü Varaka (r.anhâ) dînî konulara çok meraklı idi. Kendi kendine: “Acaba öldükten sonra birbirimizi görür müyüz? diye zihninden geçirdi. Bu soruya cevap aradı. İki Cihan Güneşi Efendimizin evine geldiği bir sırada bu konuyu açtı ve: “Ya Rasûlallah! Öldüğümüz zaman birbirimizi görür müyüz?” diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz şöyle cevap verdi: “Can, ağaca konmuş bir kuş gibidir. Öyle ki, kıyâmet günü geldiğinde her can cesedine girer.” buyurdu.
Ümmü Varaka (r.anhâ)’nın biri erkek biri de kadın iki kölesi vardı. Vefatından sonra onların hürriyetlerine kavuşturulmalarını vasiyet etti. Köle ile câriye hırsa kapıldılar. Şeytana uydular. Bir an evvel hürriyetlerine kavuşma düşüncesiyle, aralarında anlaşıp Ümmü Varaka (r.anhâ)’ya sûikast hazırladılar. Odasına zorla girip öldürüp kaçtılar.
Bu hâdise Hz. Ömer (r.a) devrinde oldu. Bütün müslümanları derinden üzdü. Halife bu haberi duyar duymaz: “Rasûlullah (s.a) doğru söyledi.” dedi. Ona müjdelenen şehitliğin gerçekleştiğini anladı. Suçluların yakalanması için emir verdi. Suçlular kısa zamanda yakalanıp gerekli sorgulamaları yapıldıktan ve cürümlerini itiraf ettikten sonra suçlarının cezâsını idam edilerek ödediler. Medine’de asılarak idam edilen ilk suçlu bu iki köle oldu.
Hz. Ömer (r.a) zaman zaman arkadaşlarına: “Kalkın gidip şu şehîdenin kabrini ziyaret edelim” derdi.Ümmü Varaka (r.anhâ) ashâb arasında sayılan ve sevilen bir İslâm hanımefendisiydi. Allah ondan râzı olsun. Rabbımız şefaatlerine nâil eylesin. Amin
Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #4
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Mübeşşir (r.a)

Ümmü Mübeşşir radıyallahu anha “Ensarlı mümin kadın” diye anılan ve hurma bahçelerine sahib olan bir hanım sahâbî… Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in zaman zaman bahçesine uğrayıp öğle kaylûlesini yaptığı bir bahtiyar hanım… Efendimizden birkaç hadîs-i şerifin bizlere kadar ulaşmasına vesile olan bir iman eri…
O Medîneli olup Berâ ibni Mağrur ’un kızıdır. Hurma bahçelerine sahib bulunan varlıklı bir aileden. Bahçe bakım işlerinden anlayan , çalışkan, cömert, sevgi dolu bir hanım. Bizzat kendisi hurma ağaçlarını sular, onlara çocuğu gibi bakmaktan zevk alırdı.
Hurmalar olgunlaşınca ilk topladığı turfanda meyveyi Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimize gönderirdi. Efendimiz ikramını alır ve Ümmü Mübeşşir radıyallahu anha’ya dua ederdi. Hatta onu zaman zaman bahçesinde ziyaret ederdi. Bir seferindeki ziyaretini Cabir ibni Abdullah(r.a.) Ümmü Mübeşşir el-Ensariyye (r.anha) dan şöyle nakleder:
“Ben hurma bahçemizde olduğum bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz çıkageldi. Bana yönelerek şöyle dedi:
“-Bu ağaçları kim dikti. Müslüman mı, yoksa kâfir mi?..” diye sordu. Ben hemen:
- Müslüman Ya Rasûlallah! deyince şu hadîs-i şerîfi îrâd buyurdular:
“-Bir müslüman bir ağaç diker veya bir şey eker de; ondan herhangi bir insan veya bir hayvan yer istifade ederse o yenen şeyler o kimse hakkında sadaka olur.” (Müslim, Müsâkat, 8)
* * *
Ümmü Mübeşşir (r.anha) ashâb-ı şeceredendir. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimize bir ağaç altında biat etmiştir. Bir gün bu ağaç altında Hazreti Hafsa annemizle otururlarken oraya İki Cihan Güneşi efendimiz gelmişti. Burada aralarında geçen bir hâdiseyi Cabir ibni Abdullah(r.a.) yine Ümmü Mübeşşir (r.anha) dan şöyle nakletmektedir:
“Ümmü Mübeşşir (r.anha) Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin, Hazreti Hafsa (r.anha)’nın yanında şöyle dediğini işitmiştir:
“- İnşaallah şu ağacın altında biat eden, ashâb-ı şecereden hiç kimse cehenneme girmeyecek” buyurdu.
Bu söz üzerine aklına bir soru takılan Hazreti Hafsa (r.anha) annemiz Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimize:
-Peki ya Rasûlallah Cenab-ı Hak âyet-i celîlesinde: “ İçinizden hiçbiri istisna edilmemek üzere mutlaka
herkes cehenneme uğrayacaktır.” (Meryem 19/71) buyuruyor. Bu nasıl olacak? dedi.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz:
“-Allah Teâlâ şöyle de buyurdu” diyerek bir sonraki âyeti okudu. Meâlen: “Sonra müttakî olanları kurtarırız da zâlimleri dizleri üstü bırakırız.” (Meryem 19/72)
Akabinde de buradaki “cehenneme varmaktan” maksadın sırattan geçerken cehennemin yanından geçmek mânâsına geldiğini, yoksa içine girmek demek olmadığını açıkladı. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 163)
* * *
Ümmü Mübeşşir (r.anha) akıllı , kendine güvenli bir hanımdı.Bir gün Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi bir topluluğa fitnelerin yaklaştığına dair bilgi verirken görmüştü. Söylediklerini işitince şöyle bir soru sormuştu:
“- Ya Rasûlallah! O fitne devrinde insanların en hayırlısı kimdir?”
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz bu soruya şöyle cevap vermiştir:
“- Kendisine ait üç beş koyun ile birlikte Rabbisine ibadet eden, namazını kılan,zekatını veren ve insanların şerrinden uzaklaşan kimsedir.” (Tirmizi, Fiten, 15/2177)
* * *
Ümmü Mübeşşir (r.anha)’dan en çok hadis rivayet eden râvi Cabir ibni Abdullah (r.a.)’dır.
O Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizden rivayetle Ümmü Mübeşşir (r. anha)’nın şöyle söylediğini nakleder:
“- Ben Neccaroğullarının bahçelerinden bir bahçede idim. İçerisinde o kabileden Cahiliye döneminde ölmüş olan birtakım kimselere ait mezarlar bulunuyordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz yanıma geldi. Onların azap gördüklerini duyunca dışarı çıktı ve :
“-Kabir azabından Allah’a sığının” buyurdu.
Ben kendisine:
“-Ey Allah’ın Rasûlü! Onlar kabirlerinde azap görüyorlar mı?” diye sordum.
İki Cihan Güneşi Efendimiz:
“-Evet, hayvanların tümünün duyduğu bir azap görüyorlar” diye buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 6, s. 362)
Ümmü Mübeşşir (r.anha) hakkında kaynaklarda fazla bir bilgiye rastlanmamaktadır. Bu sebebten onu şahsiyeti ile ilgili bilgilerden ziyade , rivayet ettiği hadislerle anlatmak durumunda kaldık.
Allah ondan razı olsun.
Rabbımız cümlemizi şefaatlerine nâil eylesin.Âmin.




Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #5
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Umare (r.a)

Ümmü Umâre radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize Akabe’de ilk bey’at eden Medine’li iki hanım sahabîden biri...
Savaş meydanlarında gösterdiği kahramanlıklarıyla tanınmakta... İki oğlu ve kocasıyla birlikte Uhud’da müşrik oklarına karşı Efendimizi korumak için canhıraş bir şekilde önünde çarpışan, iltifatlarına, duâlarına mazhar olan bir fedakâr hanım sahâbî...

O, Medine’li olup Hazrec kabilesine mensuptur. Mâzin bin Neccar oğullarından. Annesi Rebab binti Abdullah’tır. Babası Ka’b ibni Amr’dır. Asıl adı Nesîbe’dir. Ümmü Ümare künyesidir. İlk evliliğini Yesrib’in sayılı delikanlılarından Zeyd İbni Âsım ile yaptı. Abdullah ve Habîb adlarında iki erkek çocukları oldu. Bu arada beklenen son peygamberin geldiği haberi duyuldu. Mekke semâları İslâm’ın nûruyla aydınlanmaya başlamış, Yesrib’e de bu nûr ulaşmıştı. Nesibe ile kocası Zeyd’de Mus’ab İbni Umeyr (r.a.) vasıtasıyla bu nûra kavuşanlardandı.

Nesîbe Hatun ve Zeyd (r.anhüm) karı-koca aynı inancı paylaşmanın mutluluğunu tattılar. İslâm’ı nefislerinde yaşamak ve çevrelerine yaymak konusunda İslâm’ın birer neferi oldular. Gelecek yıl Hac mevsiminde Allah Rasûlü, İki Cihan Güneşi efendimizle görüşmek üzere Mekke’ye gidecek olan Yesrib’li müslüman kafilesine katılmaya karar verdiler.

Mus’ab ibni Umeyr (r.a.) başkanlığında 72 Medine’li müslüman, İki Cihan Güneşi efendimizi kendi memleketlerine davet etmek üzere Hac mevsiminde Mekke’ye geldiler. Akabe’de ikinci defa görüşen Medine’li müslümanlar Rasûlullah (s.a.) efendimizi kendi canları ve malları gibi koruyacaklarına söz verdiler. Teker teker bu söz üzere bey’at ettiler. Allah ve Rasûlü yolunda her şeylerini feda edeceklerini taahhüt ettiler. Nesîbe ve kocası Zeyd (r.a.) da bu biat edenler arasındaydı.

Medine’li müslümanlar yeni bir heyecan, yeni bir ruhla Yes’rib’e döndüler. Nesibe Hatun bütün vaktini, gayretini, hizmetini ev işlerine, çocuklarının İslâm terbiyesi üzere yetişmesine ve çevresindeki insanları Allah’a ve Rasûlü’ne davete harcamaktaydı. İslâm’ı yaşama konusunda gösterdikleri titizlik ve kararlılıkları, tanıdıkları ve çevrelerindeki başka insanlara tebliğdeki heyecan ve mutlulukları onları İslâm’ın bir neferi haline getirmişti. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimizin kendi memleketlerine hicret etmelerini hasretle beklemekteydiler.
Uzun bir zaman geçmeden İki Cihan Güneşi efendimiz Yesrib topraklarına ayak bastı. Yesrib’li müslümanlar son dînin son peygamberine, vahyin kaynağına kavuşmuş oldu. Hepsinin gönlünde büyük bir sevinç ve mutluluk vardı. Allah Rasûlü (s.a.) Hicaz ülkesinde Yesrib’i yeni dînin davet merkezi yapmıştı. İslâm’ın nûrunu buradan ülkelere yayacaktı. Artık Yesrib Medine olmuştu. Medine’li müslümanlar da bundan büyük şeref duymuştu. Canlarıyla, mallarıyla Allah ve Rasûlü yolunda çalışmak üzere söz vermişlerdi.
Kureyş’in zulmûnden kaçan müslümanlar Medine’de güç birliği yapmışlar ve Bedir’de Mekke müşriklerine karşı ilk zaferi elde etmişlerdi. Nesîbe Hatun’un oğlu Abdullah da genç bir delikanlı olarak Bedir’e katılmıştı. Onların ailecek Uhud günü gösterdikleri fedakârlık ve kahramanlıkları dillere destan olmuştu. Sergiledikleri yiğitlik ve bahadırlıklarını Nesibe Hatun kendisi şöyle anlatır:
“Uhud’a gitmiştim. Müslümanlar ne durumda bir bakayım dedim. Yanıma bir kırba su aldım Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin yanına kadar gittim. Galibiyet müslümanlardaydı. Fakat çok geçmeden Kureyş okçuları tarafından etrafımız sarıldı. Allah rasûlünün çevresinde şiddetli çarpışmalar oldu. Ona bir zarar gelmemesi için gözü önünde müşriklerle çarpışmağa başladım. Elime ne geçtiyse kılıçla, okla düşmanı Efendimiz’den uzaklaştırmaya çalıştım. Bu arada yaralandım. Rasûlullah (s.a.)’ın önünde ben, oğullarım ve kocam birlikte canlı kalkan olduk. Gelen oklara, hücumlara karşı vûcudumuzu siper ettik. Rahmet Peygamberi Efendimiz benim yanımda kalkanımın bulunmadığını görünce ashabtan birine: “Ey kalkan sahibi, kalkanını çarpışana bırak.” buyurdu. Ben o kalkanı alıp, kendimi korumaya başladım. Bir taraftan çarpışmağa devam ediyorduk. Bir ara müşriklerden bir atlı bana doğru hücum etti. Onun saldırısını kalkanla savuşturup atının ayaklarına bir kılıç çaldım. At arka üstü yıkıldı. Düşmanın yere serildiğini gören İki Cihan Güneşi efendimiz oğluma seslendi: “Ey Ümmü Ümâre’nin oğlu! Annene bak!.. Annene yardıma koş!” buyurdu. Abdullah da hemen koştu ve annesinin düşmanı öldürmesine yardım etti.
Savaş devam ediyordu. Bir ara Abdullah da sol kolundan yaralandı. Şefkat Peygamberi Efendimiz ona da: “Yaranı sar!” buyurdu. Bu sefer annesi oğlunun yanına koştu ve yarasını sardı. Sonra oğluna: “Kalk yavrucuğum! Müşriklerle çarpışmaya devam et” dedi. Rahmet Peygamberi efendimiz Nesîbe Hatun’un bu fedakârâne sözünü işitince: “Ey Ümmü Ümâre! Senin katlandığın, dayanabildiğin şeye herkes katlanabilir, dayanabilir mi?” buyurarak iltifatta bulundu.
Ümmü Ümâre (r.anhâ)’nın oğlu hemen ayağa kalktı ve müşriklerle çarpışmaya başladı. Bir ara oğlunu yaralayan müşrik oradan geçiyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz annesine: “İşte oğluna vuran!..” buyurdu. Nesîbe Hatun derhal harekete geçti ve düşmana saldırdı. Bacaklarına indirdiği bir kılıç darbesiyle adamı yere devirdi. Efendimiz bu manzara karşısında ön dişleri görününceye kadar gülümsedi ve bu kahraman hanım sahâbîsine: “Ey Ümmü Ümâre! Adamı perişan ettin!” iltifatında bulundu. Peşinden: “Hamd olsun Allah’a ki, düşmanına muzaffer kılıp, gözünü aydın etti. Öcünü almayı sana gözünle gösterdi.” buyurdu.
Müşrikler her yandan saldırıyordu. Bir ara iri yarı azılı bir müşrik İbni Kamia İki Cihan Güneşi Efendimizin yanına kadar sokuldu. Mübarek yüzünü yaralayıp iki dişini şehid etti. İşte bu sırada Nesîbe Hatun bütün cesâret ve şecaatiyle bu bedbaht kişiye bir kaç kılıç darbesi savurdu. Fakat düşman iki zırhı üst üste giymişti. Bu sebeble vuruşları ona tesir etmedi. İbni Kamia müşriğinin kılıç darbesiyle Nesibe Hatun omuzundan yaralandı. Sahâbiler yetişip müşriği geri püstürttüler.
Rahmet ve şefkat peygamberi Efendimiz Nesibe Hatun’un yaralandığını görünce oğlu Abdullah’a: “Annenin yarasını sar!” buyurdu. Sonra bu bahtiyar âileye şu müjdeyi vedi: “Ev halkınızı Allah mübarek kılsın, senin ve anenenin makamı filan ve filanların makamından hayırlıdır. Allah sizin ailenize rahmet etsin.” buyurdu.
Nesîbe Hatun bu müjdeleri duyunca Efendimize: “Ya Rasûlallah! Duâ et de Cennette sana komşu olalım” ricâsında bulundu Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz de hemen: “Allah’ım! Bunları, Cennette bana komşu ve arkadaş eyle!” diye duâ buyurdu.
Ümmü Ümâre (r.anhâ) bu duâdan pek memnun oldu ve: “Bu bana yeter! Artık dünyada ne musîbet gelirse gelsin! Hiç ehemmiyeti yok.” diyerek sevincini açığa vurdu. Yaralarının acısını duymaz oldu.
İki Cihan Güneşi Efendimiz savaş sonrasında onun gösterdiği kahramanlığı ümmetine şöyle duyurdu: “Uhud Günü ne zaman sağıma, soluma baksam beni korumak için çarpışan Nesîbe’yi görüyordum.” buyurdu.
Uhud günü Rasûlullah (s.a.)’in hep yanıbaşında çarpışan bu kahraman hanım sahâbî oniki-onüç yerinden yaralanmıştı. Bunların en ağırı omuzundan aldığı yaraydı. Bir yıl onun tedavîsi ile uğraştı.
Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz zaman zaman Nesîbe Hatun’un ailesine ziyarete giderdi. Bir gün “geçmiş olsun” demek için varmıştı. Yarasının ne durumda olduğunu sordu. Bir müddet sohbet etti. Bu arada Nesîbe Hatun sofra hazırlayıp getirdi. Fakat kendisi sofraya oturmadı. Efendimiz: “Gel! Sen de ye.” buyurdu. O da oruçlu olduğunu söyledi. Bunun üzerine Efendimiz: “Bir oruçlunun yanında yemek yenildiği vakit, yemekten kalkasıya kadar, melekler oruçluya duâ ederler.” buyurdu. Onun ibadete gösterdiği hassasiyetten memnun oldu.
Nesîbe Hatun, Hayber ve Huneyn savaşlarında, Ümretü’l-Kaza, Bey’at-i Rıdvan’da bulundu. Hz. Ebû Bekir (r.a.) zamanında dinden dönen, kendini peygamber ilan eden yalancı Museylime’ye karşı hazırlanan orduya oğlu Abdullah ile birlikte katıldı. Yemame harbinde de büyük kahramanlıklar gösterdi. Müseylime’nin öldürülmesinde Vahşi’ye yardımcı oldu.
Ümmü Ümâre künyesiyle meşhur olan Hazreti Nesîbe (r.anhâ) fedakâr cefâkar, şecaat ve cesaret sahibi kahraman bir anne idi. Çocuklarını da kahramanlık duygularıyla büyütüp cihad meydanlarına salıverdi. Birlikte savaş meydanlarında Allah ve Rasûlü yolunda kılıç salladılar ve İslâm’ı savunma, İslâm’ı yayma uğrunda ihlâs ve sadâkatle çalıştılar. Canları ve mallarına karşılık cenneti satın aldılar.
Hz. Ömer (r.a.) devrinden sonra Medine’de vefat eden bu örnek hanım sahabînin Bakî kabristanlığına defnedildiği rivayet edilmektedir. Rabbimizden şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #6
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Süleym (r.a)

Ümmü Süleym...
O, mehri İslâm olan, evliliği iman kurtaran bir sevdâlıydı. Ebû Talhâ (r.a.) ile evliliğinden çok az bir zaman geçmişti. İki Cihan Güneşi efendimiz Mekke'den Medine'ye hicret etmiş, Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)'ın evine yerleşmişti. Bir hizmetçisi de yoktu. Ashabının her biri sevinçlerinden hediyelerle hoş geldiniz'e gidiyordu. Ümmü Süleym (r.anhâ) da uğrunda bütün sıkıntılara katlandığı biricik oğlu Enes'i hediye etmek istiyordu. Oğlunun Rasûlullah (s.a.)'in hizmetinde bulunmasını ve onun terbiyesinde yetişmesini arzu ediyordu. O sırada Enes on, onbir yaşlarında idi. Ebû Talhâ ile birlikte Enes'in elinden tutup Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin huzuruna geldiler.
Ümmü Süleym (r.anhâ) engin bir muhabbet ve son derece nâzik bir edâ ile:
"Ya Rasûlallah! Enes terbiyeli, zekî bir çocuktur. Sizin hizmetinizde ve terbiyenizde bulunması için getirdim. Bizim hediyemiz olarak lütfen kabul buyurun!.." dedi. Ayrıca onun için duâ etmesini ricâ etti.
Ümmü Süleym (r.anâ)'ın bu nezâketinden pek memnun kalan Sevgili Peygamberimiz Enes'i yanına aldı ve ona şöyle duâ etti: "Allahümmerzukhü mâlen ve veleden = Ey Allahım! Ona mal ve evlâd ihsan et." buyurdu.
Hz. Enes (r.a) duâlar bereketiyle 103 sene gibi uzun bir hayat yaşadı. Çok sayıda mal ve evlâda sâhip oldu. Rasûlullah (s.a) efendimizin nurundan, ilminden, feyzinden kana kana istifade etti. En çok hadis rivayet eden sahâbîlerin üçüncüsü oldu.
Ümmü Süleym (r.anhâ) ile Ebû Talhâ (r.a) birlikte mesut bir hayat yaşıyorlardı. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçtiğinde bir oğulları dünyaya geldi. Adını Ebû Umeyr koydular. Çocuk evin neşe ve sevinç kaynağı oldu. Gün geçtikçe büyüyordu. İki Cihan Güneşi efendimiz bu âileyi sık sık ziyarete gelirdi. Bir defasında Ebu Umeyr'i neşesiz gördü. Annesine: "Ey Ümmü Süleym! Oğlunuzu neşesiz görmemin sebebi nedir?" dedi. O da: "Ya Rasûlallah! Onun oynamakta olduğu bir kuşu vardı. O öldüğü için üzüntülüdür." dedi. Bu cevap üzerine Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a) çocuğun yanına vardı. Başını okşayarak onu teselli etmek üzere: "Ey Ebû Umeyr! Ne oldu senin nügayr?"diyerek latîfe yaptı.
Ebû Talhâ (r.a) da eve her gelişinde ilk defa Ebû Umeyr'i sorardı. Onu kucağına alır, sever ve şakalaşırdı. Birgün bu hayat dolu çocuk hastalandı. Anne ve babası ne kadar uğraştıysa da derdine şifa bulamadılar. Babasının evde olmadığı bir sırada çocuğun hastalığı tehlikeli bir hal aldı. Şiddetli ateşler içerisinde ruhunu teslim etti.
Ümmü Süleym (r.anhâ) metânet sâhibi bir hanımdı. Engin bir sabır içerisinde telâşa kapılmadan, sâkin, mütevekkil ve kadere râzı bir halde, feryad ü figan etmeden çocuğu yıkayıp, kefenledi. Kokular sürerek üstünü örttü. Evdekilere de; Ebû Talhâ'ya ben haber verinceye kadar siz bir şey söylemeyin diye tenbihatta bulundu. Bir müddet sonra Ebû Talhâ eve geldi. Oğlunun durumunu öğrenmek istedi. Ümmü Süleym (r.anhâ): "Biraz rahatlamış olacak, eskisinden daha sâkin..." dedi. Ölüm haberini birden vermek istemedi. Hemen kalkıp daha önce hazırladığı yemeği beyinin önüne getirdi. Ebû Talhâ (r.a.) hanımının telaşsız halinden çocuğun iyileştiğini zannetti. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler.
Ümmü Süleym (r.anhâ) beyine karşı sâkin ve güleryüzlü görünerek onun istirahatini ve gecesinin neşe ile geçmesini sağladı. Sabah namazı mescide gitmek üzere hazırlanan kocasına: "Ya Ebâ Talhâ! Şu komşumuzun yaptığına bak! Kullanmak üzere benden emanet aldıkları malı geri almak için gittiğimde vermek istemediler. Ağırlarına gitmiş!..." diyerek dikkat çekti. Ebû Talhâ (r.a) da: "Olur mu öyle şey!. Hiç iyi etmemişler." dedi. Kocasını bu şekilde hazırlayan Ümmü Süleym (r.anhâ): "Ya Ebâ Talhâ! Oğlun senin yanında Allah'ın bir emaneti idi. Onu geri aldı." dedi. Ebû Talhâ (r.a) birden bire şaşırdı. Söyleyecek bir şey bulamadı ve: "İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn = Biz Allah'dan geldik Allah'a döneceğiz." âyetini okuyarak teslimiyet gösterdi.
Sabah namazı için mescide gitti. Namazdan sonra İki Cihan Güneşi efendimize o geceki durumlarını arzetti. Efendimiz de: "Allah bu gecenizi hakkınızda mübarek kılsın" diye duâ etti.
Ümmü Süleym (r.anhâ) böylesine sabır ve metânet sâhibi, kocasına hizmetli, kadere teslimiyetli, zekî bir hanımefendi idi. Allah Teâlâ onun sabır ve teslimiyetine karşı yıl dolmadan başka bir oğlan evlâdı ihsan etti. Çocuğu Enes'in kucağına vererek İki Cihan Güneşi efendimize ismini koymak üzere gönderdi. Efendimiz çocuğa Abdullah adını verdi. Mübarek ağızlarında hurma çiğneyerek damağına sürdü. Çocuk dili ile yalamaya başlayınca Fahrî Kâinat (s.a) efendimiz: "Medineliler hurmayı sever." buyurarak latîfe yaptı. Ona bereketli ömür niyazında bulundu. Bu duâ bereketiyle Abdullah'ın yedi veya dokuz oğlu olduğu ve hepsinin ilim ehli, Kurra hâfız oldukları rivayet edilmektedir.
Ümmü Süleym (r.anhâ) bir iman fedâisiydi. Rasûlullah (s.a) sevgisiyle dolu bir gönle sâhibti. Bu sevgi uğrunda canını fedâ etmekten çekinmezdi. Savaş meydanlarında hizmet için koştururdu. Hz. Âişe (r.anhâ) annemizle Uhud'da ashâba kırbalarla su taşımış, yaralılara yardımcı olmuşlardır.
O gün Sevgili Peygamberimiz Ümmü Süleym (r.anhâ)'yı elindeki hançeri ile görünce: "Ey Ümmü Süleym bu hançer ile ne yapacaksın?" buyurdu. O da: "Ya Rasûlallah! Onu bugünler için hazırlamıştım. Yanıma aldım ki, müşriklerden birisi yaklaşacak olsa karnını yaracağım." dedi. Sonra: "Yâ Rasûlallah! Etrafınızdan dağılıp kaçanları da öldüreyim mi?" dedi. İki Cihan Güneşi Efendimiz tebessüm etti ve: "Ey Ümmü Süleym! Allah Teâlâ'nın yardımı bize yetişti ve zafer ihsan etti." buyurdu.
Ümmü Süleym (r.anhâ) sevgi dolu idi. Çok cömertti. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz hânesine sık sık ziyarete giderdi. Evine teşrif ettiklerinde bir şeyler ikram edebilmek için can atardı. Bazan günlerce biriktirdiği yağ ve benzeri yiyeceği bazen, evinde pişirdiği yemeği, bazen de, turfanda çıkmış meyveden, yaş hurmadan bir zenbile doldurur oğlu Enes ile hâne-i seâdetlerine gönderirdi. Sevgi ve hürmetinden dolayı Rasûlullah (s.a) efendimizin üzerine oturduğu minderi, namaz kıldığı eşyayı başkasına çıkarmaz, hâtıra olarak saklardı.
Birgün Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz evine geldi. Biraz sohbet ettikten sonra asılı duran deriden yapılmış su kabını alarak su içti. Ümmü Süleym (r.anhâ) o su kırbasına Rasûlullah(s.a)'ın ağzı değdi diyerek teberrük niyetine hâtıra olarak sakladı.
Yine birgün ziyarete geldiğinde öğle kaylûlesi için iki Cihan Güneşi efendimiz sağ yanına uzanmıştı. Mübarek alınlarında tomurcuk tomurcuk ter damlaları birikmişti. Ümmü Süleym (r.anhâ) bunu fırsat bilip inci daneciği terleri toplamaya başladı. Temiz bir bez parçası ile alnını siliyor ve bir kaba sıkıyordu. Efendimiz uyandı ve: "Ümmü Süleym ne yapıyorsun?" buyurdu. Cevaben: "Ya Rasûlallah! Bereket için alnınızda biriken ter damlalarını topluyorum." dedi. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz tebessüm buyurdu.
Birgün hacca hazırlık yaparken Efendimiz (s.a) ona: “Ey Ümmü Süleym! Bu yıl bizimle hacca gelir misin?" buyurdu. O da: "Ya Rasûlallah! Kocamın iki binek hayvanı var. Birine kendi binip hacca gidecek, diğeri de hurma bahçesini sulamakta kullanılacak." dedi. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz onun gönlünü hoş tutmak üzere: "O halde Ramazan'da bir umre yap. Bu ayda yapılacak umre, benimle birlikte yapılan bir hac karşılığındadır." buyurdular. Bir rivâyete göre de Ümmü Süleym (r.anhâ)'yı annelerimizle birlikte Hacca götürdüler.
Ümmü Süleym (r.anhâ)'nın fazîletlerî, üstün ahlâkî meziyyetleri çoktur. Onun Rasûlullah (s.a)'in sevgisiyle yanıp tutuşan bir gönlü vardı. Efendimize bütün varlığıyle, derin sevgi ve hürmetiyle hizmet etti. Onun uhrevî derecesi büyüktü. İki Cihan Güneşi Efendimiz onun hakkında: "Rüyamda cennete girdim. Önümde bir hışırtı işittim. Bir de baktım ki, Milhan kızı Rumeysâ orada." buyurarak Allah ve Rasülü katındaki sevgi ve mertebesine işaret buyurdu.
Cenâb-ı Hak'tan şefaatlerini niyaz ederiz.
Amin...
Mehmet Faruk Bayraktar





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #7
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Ruman (r.a)

Ümmü Rumân radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin kayınvâlidesi olma şerefine eren bahtiyar bir hanım sahâbi... Hazreti Âişe radıyallahu anhâ annemizin biricik annesi... Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a)’ın âilesi... İslâm’ın ilk günlerinde müslüman olan hanımlardan...
O, Serat’tan Mekke’ye gelmiştir. Asıl adı Zeynep’dir. Babası Âmir ibni Uveymir’dir. Önce Hâris el- Esedi ile nikâhlandı. Bu evlilikten Tufeyl adında bir oğlu oldu. Hâris, Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın yakın arkadaşı idi. Mekke’de vefat edince Ümmü Rumân Hz. Ebû Bekir (r.a) ile evlendi. Abdurrahman ile Hazreti Âişe bu anneden dünyaya geldi.
Ümmü Rumân İslâm’ın ilk günlerinde müslüman oldu. Müşriklerin işkencelerine karşı kocası Hz. Ebû Bekir (r.a) ile birlikte direndi. Birbirlerine mânevi destek oldu. Allah yolunda karşılaştığı bütün sıkıntılara sabretti. Hâlinden hiç şikayet etmedi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz Hz. Ebû Bekir (r.a)’ı kendine can kardeş bilmişti. İslâm’ın yayılması hususunda onunla iştişare ederdi. Müslümanların dertlerine birlikte hal çâresi arardı. Zulum ve işkence gören ashâbını kurtarmak için gayret sarfederdi. Bu vesile ile Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın evine sık sık gelir onunla görüşürdü. Ümmü Rumân (r.anhâ), Rasûlullah (s.a)’ın bu geliş gidişiyle evini şereflendirmesinden pek memnun olurdu. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimize candan hizmet ederdi. Davranışlarıyla edeb ve hürmette kusur etmemeye çalışırdı. İslâm’ın ilk yılları zor ve çileli geçmekteydi.
Hazreti Hatice radıyallahu anhâ annemizin vefatından sonraki günlerdi. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz’e Hz Âişe ile evleneceği vahy edilmişti. Fakat bunu kimseye açmamıştı. Birgün İki Cihan Güneşi Efendimiz bu bahtiyar aileyi ziyarete gitmişti. O zaman Ümmü Rumân (r.anhâ)’ya : “Âişe’yi koruyup ona iyi muâmele etmenizi tavsiye ederim.” buyurdu.
Ümmü Rumân (r.anhâ) zeki bir hanımdı. Rasûlullah (s.a)’ın bu tavsiyesinde mutlaka bir hikmetin bulunduğunu tahmin etmişti. Fakat ne olduğunu kestirememişti. Bundan böyle kızı Âişe üzerine daha çok titremeye başladı. Ona daha çok ihtimam gösterdi. Eğitim ve terbiyesi ile yakınen ilgilendi. Onun olgun bir hanımefendi olarak yetişmesi için son derece titiz hareket etti.
Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz yine birgün Hz. Ebû Bekir (r.a)’nın evine ziyarete gelmişti. Hz. Âişe’yi ağlar vaziyette buldu. šefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz yanına yaklaştı ve niçin ağladığını sordu. O da annesi yüzünden ağladığını söyledi. Bunun üzerine Efendimiz Ümmü Rumân (r.anhâ)’ya döndü ve sitemle: “Ben sana Âişe’ye iyi davranmanı söylememiş miydim?” buyurdu.
Ümmü Rumân (r.anhâ) mahcubiyet içerisinde artık ona daha yumuşak davranacağına dâir söz verdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz’in Âişe’ye karşı şefkat ve titizliğinin hikmetini biraz daha yakinen anlamaya başladı. Kızının ilerde İslâm’a büyük hizmetler yapacağına inancı arttı. Ona artık bir çocuk gibi değil genç olgun bir evlâd gibi hareket etti.
Hz. Hatice annemizin vefatından sonra Osman İbni Maz’un (r.a)’ın hanımı Hz. Havle (r.anhâ) Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz’e gelerek Hz. Aişe ile nikâhlanması teklifinde bulundu. Efendimiz peki diyerek kabul etti ve onu dünür olarak gönderdi. Havle (r.anhâ) bu bahtiyar âileye geldi ve Âişe (r.anhâ)’nın annesine:
-“Ey Ümmü Rumân! Allah’ın sana hayır ve bereketten ne verdiğini biliyor musun?.” dedi. O da merakla:
-“Nedir o ?” dedi. Havle (r.anhâ) heyacanlı heyacanlı:
-“Rasûlullah (s.a) beni Âişe’ye dünürlük için gönderdi.” dedi.
Ümmü Rumân bu habere çok sevindi. Fakat birden cevap veremedi. Birazdan Ebû Bekir gelir diyerek teklifi ona yapmasını istedi.

Bir müddet sonra Ebû Bekir (r.a) geldi. Havle (r.anhâ) bu müjdeyi ona da verdi. Rasûlullah (s.a)’e kayınpeder olmak büyük şerefti. Ebû Bekir bunun bilincinde idi fakat: “ O kardeşinin kızıdır, Uygun olur mu? dedi” . Havle (r.anhâ) bu şüpheyi ortadan kaldırmak için Rasûlullah (s.a)’e koştu. Durumu arz edince Efendimiz: “Git ona söyle! O benim din kardeşimdir. Kızı bana uygun olur. (Helâldir)”de dedi.
Havle (r.anhâ) bu cevabı getirince Hz. Ebû Bekir (r.a) büyük bir memnûniyetle teklifi kabul etti. Rasûlullah (s.a)’e sıhri yönden de akraba olmayı kendine şeref bildi.Böylece Resûl-i Ekrem (s.a) ile Hz. Âişe (r.anhâ) nişanlandılar.
Bir anne-baba olarak bundan böyle Hz. Ebû Bekir ve âilesi Ümmü Rumân (r.anha) kızları Hz. Âişe (r.anhâ)’ya daha dikkatli, titiz davranmaya çalıştılar. Onu Rasûlullah (s.a)’e eş olabilecek şekilde yetiştirmek için gayret ettiler. Söz ve davranışlarına önem verdiler. Terbiyesinin ve becerisinin en güzel şekilde olmasına ihtimam gösterdiler.
Bu arada Allah Teâlâ, Rasûlullah (s.a) Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir’e Medine’ye hicret izni verdi. Üç kişilik bir hicret kervanı gizlice Mekke’den çıktılar. Çileli bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştılar. Ev halkı Mekke’de kaldı. Bir kaç gün geçince geride kalan aile efradını getirmenin yollarını aradılar. Resûl-i Ekrem (s.a) evlâtlığı Zeyd ibni Hârise (r.a)’ı, Hz. Ebû Bekir (r.a)’da oğlu Abdullah’ı bu iş için vazifelendirdi. Küçük bir kafile teşkil edip tekrar Mekke’ye döndüler. Vakit kaybetmeden müminlerin annesi Sevde binti Zem’a (r.anhâ), Hz. Fâtıma, Ümmü Rumân ve Hz. Âişe’yi alarak Medine’ye doğru yola koyuldular.
Bir ara Hz. Âişe ve annesini taşıyan deve huysuzlaştı ve kaçar gibi oldu. Ümmü Rumân (r.anhâ) buna çok üzüldü. Başına bir felâket gelirse Rasûlullah (s.a)’e ne cevap verecekti? Kendi kendine: “Eyvah kızcağızım ! Eyvah gelinciğim !” diye çırpınmaya başladı. Biraz sonra Allah Teâlâ deveyi sâkinleştirip geri döndürdü. Onları selâmete kavuşturdu. Bir daha da böyle bir sıkıntı yaşanmadı. Sağlık ve sıhhat içinde geride kalan âile efradı hep birlikte Medine’ye ulaştı.
Ümmü Rumân (r.anhâ) Mekke’de olduğu gibi, Medine’de de Hz. Ebû Bekir (r.a)’ın İslâmi çalışmalarında en yakın desteği oldu. Rasûlullah (s.a)’e nişanlı bulunan kızı Âişe’ye kuracağı yuvanın mükellefiyetlerini öğretmeye gayret etti. Ona karşı nasıl davranması gerektiğini anlattı. Hizmetlerinde ne derece hassas ve dikkatli olması, nâzik ve gönül alıcı davranması lâzım geldiğini hatırlattı. Bu hassasiyetleri ona sık sık tekrarlayarak sevgili kızı Âişe’yi evliliğe hazırladı. ševval ayının içinde düğünleri yapıldı. Böylece Ümmü Rumân (r.anhâ) Allah Rasûlüne kayınvalide olma şerefine erdi.
O, Rasûlullah (s.a)’e kayınvâlide olma şerefine nâil olduğu için dâima Allah’a şükreder, kendini en mesud, en bahtiyar bir anne sayardı. İki Cihan Güneşi Efendimiz de ona çok hürmet ederdi. Bir evlâdın annesine nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranırdı. Ona karşı çok edeb ve saygı gösterirdi. Onun hakkında: “-Kim Cennet hûrilerinden birine bakmaktan hoşlanırsa Ümmü Rumân’a baksın.” buyurmuştur.
Ümmü Rumân (r.anhâ) ibadete düşkün bir hanımdı. Çok namaz kılardı. Bir gün namaz kılarken biraz sallanmıştı. Hz. Ebû Bekir (r.a) onun namaz kılarken sallanmasını uygun bulmadı. Namaz bittikten sonra kendisine Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin şu hadisini nakletti.
“Sizden biriniz namaza durduğu zaman herhangi bir yerini kıpırdatmasın. Yahudiler gibi de sallanıp durmasın, zira dimdik durup sağa sola kıpırdamamak, namazı tamamlayan şeylerdendir.”
Ümmü Rumân (r.anhâ) ömrünü Allah ve Rasûlüne teslimiyetle geçirdi. Hicretin altıncı yılında Medine-i Münevvere’de vefat eyledi. Defin işiyle bizzat Rasûlullah (s.a) Efendimiz ilgilendi ve kabrine kendisi indirdi. Onun hakkında mağfiret dileyip şöyle dedi: “Allahım ! Senin ve Rasûlün yolunda Ümmü Rumân’ın neler çektiği Sana gizli değildir.” buyurdu.
Cenâb-ı Hak cümlemizi Ümmü Rumân (r.anhâ) annemizin şefaatlerine nâil eylesin.
Amin.
Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #8
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Rafi Selma (r.a)

Selmâ radıyallahu anhâ özel hizmetleriyle tanınan bir hanım sahâbi!.. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize hizmet aşkıyla dolu bir bahtiyar hanım... Efendimizin oğlu Hz. İbrahim’in doğumunda ebelik yapan bir hizmet eri... Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendimizin dünyaya teşriflerinde de aynı hizmeti gören bir bahtiyar...
Hazreti Fâtıma radıyallahu anhâ’nın son anlarında iken arzu ve isteklerinin yerine getirilmesinde ve onun gaslinde büyük yardımları dokunan, becerikli, maharetli, özel hizmetli bir hanım sahâbî...
O, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin halası Safiyye binti Abdülmüttalib’in azâtlısıdır. Efendimizin azâtlısı Ebû Râfî’nin hanımıdır.
Ebû Râfî Mısırlı’dır. Sevgili Peygamberimizin amcası Hz. Abbas (r.a)’ın kölesi idi. Bedir Gazvesinden önce müslüman oldu. Fakat müşriklerin şerrinden çekindiği için İslâm’a girdiğini açıklayamadı.

O, bu sebebten Bedir Savaşına katılamadı. Mekke’de İslâm’ı gizli gizli yaşamaya çalıştı.

Ebû Râfî sanatkâr bir ruha sahibti. Yaptığı el işleriyle geçinirdi. Zemzem kuyusunun yanında ağaçtan su tasları oymacılığı yapardı.
O, Bedir’de esir alınan efendisi Abbas’ın kurtuluş fidyesini Medine’ye götürdü. Daha sonra sevgili amca Abbas, bu sanatkâr mahâretli ve hizmetli kölesi Ebû Râfî’yi Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz’e bağışladı.
Mekke’de müşriklerin ezâ ve cefasından bunalan Ebû Râfî bunu fırsat bilip Medine’ye hicret etti. Ashâb-ı Suffa arasına katılıp İki Cihan Güneşi efendimizin özel hizmetlerinde bulunmaya başladı. Onun samimiyeti, candan hizmeti, iş bilirliği, becerikliliği ve mahâreti dikkat çekmekteydi. O gönlü sevgi dolu Rasûlullah âşığı bir hizmet eri idi.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz onu, amcası Abbas’ın müslüman olduğu müjdesini alınca azât etti.
Ebû Râfî (r.a) ise Efendimizden ayrılmamak için azât olmayı bile istemedi. Köle olarak hizmete devam etmeyi âzat olmaktan daha üstün bildi.
İki Cihan Güneşi efendimiz Ebû Râfî (r.a)’ın muhabbet ve teslimiyetini görünce yanından ayırmadı. Onu câriyesi Selmâ (r. anhâ) ile evlendirdi.
Karı-koca aşkla Efendimize hizmet etmeye ve annelerimizin özel hizmetlerinde bulunmaya başladılar. Sanki aile efradından bir ferd gibi sayılır hale geldiler. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin Ebû Râfî ve hanımı Selmâ’ya iltifatları onlar için bir seâdet vesilesiydi. Kendilerinin aileden sayılmalarını büyük bir bahtiyarlık olarak gördüler.
Selmâ (r. anhâ) becerikli ve çok hünerli bir hanımdı. Cennet efendilerinin seyyidi, Hz. Fâtıma (r. anhâ)’nın iki oğlu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a) efendilerimizin dünyaya teşriflerinde doğumlarında hizmet etmiştir. Aynı şekilde Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimizin oğlu İbrahim’in doğumunda da Mâriye annemize hizmet ederek ebelik yapmıştır. İbrahim’in doğumunu kocası Ebû Râfî ile Efendimize müjdelemiştir.
Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ) hizmetleriyle kendisini o derece sevdirmiştir ki; Hz. Fâtıma (r. anhâ) ona anneciğim diye iltifatta bulunmuştur. Rivayetlere göre Hz. Hatice (r. anhâ) annemize de hayatında ve vefatında hizmet etmiştir. Gasil ve tekfininde yardımcı olmuştur.
Hz. Fâtıma (r. anhâ) hastalığının şiddetlenip ağırlaştığını hissedince anneciğim dediği Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ)’yı çağırmıştır. Onunla dertleşip özel görüşmüştür. Yapılması gereken hizmetleri istişare etmiştir.
Hz. Fâtıma (r. anhâ) son anlarını yaşarken efendisi Hz. Ali’den çocuklarının dışarı çıkarılmasını istedi. İçeriye anneciğim dediği Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ) ile Esma binti Ümeys (r. anhâ)’yı çağırdı.
Onların kendisine gusul abdest aldırıp odadan çıkmalarını bir müddet kendisini yalnız bırakmalarını istedi. Rabbime duâ ve niyazda bulunacağım dedi. Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ) güzelce hizmetini gördü. Yatağını odanın ortasına serdi. Kıbleye doğru Hz. Fâtıma (r. anhâ)’yı yatırdı ve kendileri dışarı çıktı.
Hz. Fâtıma (r. anhâ) yalnız başına Rabbına duâya başladı. Derin bir niyaz halinde iken nâzenîn bedenini odanın içinde bırakarak ruhunu Rabbine teslim eyledi.
Ümmü Râfî Selmâ (r. anhâ) hizmet ehli bir hanım olduğu kadar aynı zamanda cihada da katılan bir hanımdı. İki Cihan Güneşi efendimize hem barışta hem de savaşlarda hizmet etmiştir. Bu maksatla Hayber Savaşına katıldığı rivâyet edilmektedir.
Selmâ (r. anhâ) ömrünü Âlemlerin Efendisi sevgili peygamberimize ve âilesine hizmet ederek tamamladı. Cenâb-ı Hak’tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #9
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Mabed (r.a)

Ümmü Mâbed radıyallahu anhâ hicret yolunda bir bekçi... Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi hicrette misâfir edip, süt ve et ikram eden bahtiyar bir hanım... Kıtlık senesinde çadırına uğrayan yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını gideren cömertliğiyle meşhur bir hanım sahâbî... Rasûlullah (s.a.)’in duâsı ve mübârek ellerinin sürülmesiyle kısır koyunundan süt sağıp misâfirlere ikram eden gönlü sevgi dolu bir ana...
O, Mekke’nin Kudeyd bölgesinde bir çadırda otururdu. Asıl adı Âtike’dir. Ümmü Mâbed künyesiyle meşhur olmuştur. Baba adı Hâlid İbni Huleyf’dir. Huzâa kabîlesine mensuptur.
Ümmü Mâbed, akıllı, iffetli ve güçlü bir kadındı. Amcasının oğlu Temim İbni Abdiluzza ile evliydi. Mekke’ye yakın Kudeyd bölgesinde çölde yaşardı. Koyun sürüleri vardı. Eli açık, cömert bir kadındı. Çadırına uğrayan yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını görürdü. İçecek olarak süt, yiyecek olarak da koyun keser pişirir et ikram ederdi. Onun bu güzel ahlâkı İslâm’ın nûruna kavuşmasına vesile oldu. İki Cihan Güneşi Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi, hicrette çadırında karşısında buldu.
O, sevgi dolu, eli açık, gönül zengini cömert bir ana idi. Gündüzleri hep çadırın dışına çıkar otururdu. Gelen geçen yolculara ikram etmek için beklerdi. Birgün Allah Rasûlü (s.a.)’in çadırına uğrayacağını nerden bilebilirdi? İki nur yüzlü insanın karşısına gelip de kendinden yiyecek-içecek bir şeyin var mı? diye soracaklarını nasıl tahmin edebilirdi? Onların vesîlesi ile nice bereketlere ereceğini, kısır bulunan koyunundan bile süt alacağını ve uzun seneler o hayvancağızın sütü ile ikramda bulunacağını nasıl düşünebilirdi? Hele hele o nurlu insanlar sayesinde İslâm’ın nûruna kavuşacağını nerden ümit edebilirdi? İşte onun bu güzel ahlâkı ve İslâm’la şerefleniş hikâyesi:
“Ümmü Mâbed kendi çevresinde cömertliğiyle tanınan, misâfirperver, saf ve temiz kalbli bir hanımdı. Kuraklık, kıtlık yıllarında Kudeyd’deki çadırının önünde oturur, gelen geçen yolcuların, su ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamağa çalışırdı.
İki Cihan Güneşi Efendimiz de hicret yolculuğunda arkadaşları Hz. Ebû Bekir (r.a), Âmir İbni Füheyre ve Abdullah İbni Ureykıt (r.a) ile birlikte Ümmü Mâbed’in çadırına uğradı. Efendimiz o’na: “Süt bulunur mu?” diye sordu. Ümmü O da: “Yoktur vallahi!” diye cevap verdi. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz çadırın yakınında küçük, zayıf bir hayvan gördü. “Bu nedir?” dedi. O da: “O sürüden geri kalmış, zayıf, dermansız kısır bir koyundur.” dedi. Efendimiz: “Onu sağmama müsade eder misiniz?” dedi. Ümmü Mâbed de: “Eğer onda süt bulabilirsen, sağ.” dedi. Koyunu tutup yanına getirdi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz, Besmele çekerek hayvanın memelerini sıvazladı ve: “Ey Allahım! Koyununu bereketli kıl!” diye duâ etti. Koyunun memeleri birden sütle doldu. Efendimiz bir büyük kabı dolduruncaya kadar süt sağdı. Önce sütü Ümmü Mâbed’e uzatıp içmesini söyledi. O da: “Siz için zirâ zâtınız buna daha lâyıktır.” dedi. Efendimiz de: “Kavmin sulayıcısı onlardan sonra içer.” buyurdu ve kabı ona verdi. Ümmü Mâbed kanasıya kadar içti. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz kabı Ebû Bekir (r.a)’e uzattı. O da kanasıya içti. Onu takîben diğerleri de doyasıya sütten içtiler. En sonunda İki Cihan Güneşi Efendimiz kabı aldı ve: “Kavmin sulayıcısı onlardan sonra içer” buyurarak sütü içti. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz tekrar o kısır koyunu sağmaya başladı. Bir kap daha doldurup Ümmü Mâbed’e bıraktı. Bu arada et yemeği pişirmişti. Ondan da yolculara ikramda bulundu ve azıklarına koyup onları uğurladı.
İki Cihan Güneşi Efendimiz ve arkadaşları Ümmü Mâbed’in yanından ayrıldıktan biraz sonra kocası Ebû Mâbed koyun sürüleriyle birlikte çadıra geldi. Kabı sütle dolu görünce şaşırdı. “Bu süt nereden geldi? Çadırda sağılır hayvan yok!” dedi. Hanımı Ümmü Mâbed: “Bize nur yüzlü mübârek bir zât uğradı şöyle şöyle yaptı.” diyerek olan bitenleri birer birer anlattı. Ebû Mâbed: “Vallahi! O Kureyşîlerin aramakta olduğu kimsedir. Ey Ümmü Mâbed! Hele sen onu bana bir tarif et bakayım?” dedi. O da Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz’in eşkalini hayalinde kaldığı kadarıyla hayran hayran şöyle târif etti:
“Gördüğüm öyle bir kimse idi ki, nur yüzlü güzel huylu idi. Şekli şemâili yerli yerinceydi. Ne karnı büyük ne de başı küçüktü. Endâmı, biçimi, simâsı hoştu. Gözleri siyah, kirpikleri çok, sesi nâzik idi. Gözünün beyazı çok beyaz, karası da pek kara idi. Kudretten sürmeli idi. Kaşlarının ucu ince, saçları koyu siyahtı. Boynu hafif uzunca ve yüksek, sakalı da sıkca idi. Sustuğunda sekînet ve vakar, konuştuğunda güzellikler görülürdü.
O güleryüzlü, tatlı sözlü idi. Kelimeler mübârek ağzından teker teker çıkar, sanki dizilmiş inci gibi tatlı tatlı akardı. İfadeleri net ve açıktı. Cümleleri ne az ne de çoktu. Uzaktan bakılınca insanların en heybetlisi, yakınına gelince tatlı ve çekici idi. Orta boylu olup ne uzun ne de kısa idi. Yanında arkadaşları vardı. Hizmet için koşuşurlardı. Hürmet olunan biriydi. Asık suratlı değil, güleçti. Kimseyi kınamaz, azarlamaz ve ayıplamazdı” dedi.
Ebû Mâbed hanımının bu derece tatlı tatlı anlatışı karşısında: “Vallahi, bu zât, Mekke’de kendisinden bize bahsedilen Kureyş’lidir. Ey Ümmü Mâbed! Eğer ben ona rastlamış olsaydım, arkadaşlığına kabul edilmemi dilerdim. Yine de buna bir imkân bulmaya çalışacağım.” diyerek Efendimize karşı sevgi ve hasretini ifade etti.
Ümmü Mâbed akıllı, zekî iffetli, güçlü kuvvetli bir hanımdı. Müşrikler öfkeli öfkeli onun çadırına geldi ve: “Nereye gitti o!” dediler. Ümmü Mâbed de: “Kim?” dedi. Onlar da: “Şekil ve şemâilini tarif ederek Muhammed” dediler.

Ümmü Mâbed onlar karşısında gayet vakur bir duruş sergiledi. Sükût ederek onları geçiştirmek istedi. Müşrikler bir cevap alamayınca tekrar: “Sen onun nereye gittiğini bilmiyor musun?” diyerek kabalık yapmak istediler. O da: “Sizin ne dediğinizi anlamıyorum. Ancak bana bir konuk uğrayıp kısır koyundan bol süt sağdı!” dedi.

Müşrikler baskıyı artırınca Ümmü Mâbed onları şöyle tehdit etti: “Başımdan çekip gitmezseniz kabilemi aleyhinize çağırır sizin başınıza yığarım.” dedi. Çaresiz kalan müşrikler cevap alamadan ayrılmak zorunda kaldılar. Zira onlar Ümmü Mâbed’in kabilesi arasındaki şerefli yerini biliyorlardı. O bir bağırırsa halkını ayaklandırır ve kavmi silâhlarıyla hemen ona yardıma koşarlardı. O sanki orada bir yol bekçisi gibiydi.

Hicret yolcuları Sevgili Peygamberimiz ve arkadaşları Medine-i Münevvere’ye ulaştıktan sonra, Ümmü Mâbed, kocası ve küçük çocuğunu alarak Medine’ye geldi. Ebû Mâbed ve çocuğu Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizin huzuruna vardılar ve kelime-i şehâdet getirerek İslâm’la şereflendiler. Ümmü Mâbed hanımlar içerisindeydi. İki Cihan Güneşi Efendimiz onlara da selâm verdi ve: “Zina etmemek, hırsızlık yapmamak, çocuklarını öldürmemek, iftira yapmamak ve hiç bir ma’rufa isyankar davranmamak üzere bey’at ediniz.” buyurdu. Hanımlar hep birlikte: “Bu şartları kabul ederek bey’at ettik Yâ Rasûlallah!” dediler. Ümmü Mâbed ise: “Yâ Rasûlallah! Kendisinden men edildiğimiz ma’ruf nedir?” diye sordu. Efendimiz de ona: “Ölünün arkasından bağırıp çağırarak, feryad ederek ağlamamaktır.” buyurdu. Bu şekilde O da bey’at ederek İslâm’la şereflendi.
Ümmü Mâbed radıyallahu anhâ İslâm’la şereflendikten sonra bir şeyler öğrenmek için hep fırsat aradı. Öğrendiği güzellikleri de hemen hayatında tatbik etmeğe çalıştı. Birgün kocası Ebû Mâbed (r.a) namaz kılmak için gittiği mescidden geç dönmüştü. Ona: “Niçin geciktin?” dedi. O da: “Dönerken Enes İbni Mâlik (r.a)’ın Evs’li birileriyle konuşmalarına takıldım. Sohbetlerini dinledim.” dedi. Ümmü Mâbed: “Rasûlullah (s.a)’in hizmetkârı onlara ne dedi?” diye sordu. Ebû Mâbed (r.a) da:
“Enes onlara Rasûlullah (s.a)’den duyduğu bir hadîsi nakletti. Şöyle dedi: “Kim İhlâs sûresini Fâtiha ile birlikte abdestli olarak yüz defa okursa Allah onun derecesini yükseltir. Cennette ona bir köşk bina eder. Sanki o Kur’an-ı Kerimi otuz üç defa okumuş gibi sevab alır.” dedi. Bunun üzerine Ümmü Mâbed (r.anhâ) hayatının sonuna kadar bu duâya sarıldı. Fâtiha ve İhlâsı dilinden düşürmedi. Abdestli olarak bol bol okudu.
O, Rasûlullah (s.a) Efendimizin şöyle dediğini;
– “Allahım! Kalbimi nifaktan, amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hıyanetten temizle. Çünkü sen hâin gözleri ve kalplerin gizlediğini bilirsin.” diye duâ ettiğini de duymuştur.
Ümmü Mâbed (r.anhâ) Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince ziyaretine gitti. Ebû Bekir (r.a) onu görünce gülümsedi. Rasûlullah (s.a) ile birlikte hicret ettiği günü hatırladı. Onun hal ve hatırını sordu ve mübârek koyunun sâhibesine ikramda bulundu. Hz. Ömer (r.a) devrinde şiddetli bir kıtlık olmuştu. Bu mübarek koyundan sabah akşam süt sağdıklarına dâir rivayetler vardır. Cenâb-ı Hak şefaatlerine nâil eylesin. Amin.
Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 24.12.2012   #10
Derdin Ne ise Davan O'Dur
eFe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Nov 2012
Üye Numarası: 3
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 3.906
Rép Puanı: 2147483647
Rép Grafiği: eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute eFe has a reputation beyond repute
Standart Ümmü Hakim binti Haris (r.a)

Ümmü Hakîm binti Hâris radıyallahu anhâ Mekke Fethi günü İslâm’la şereflenen bir hanım sahâbî...
İslâm’ın amansız düşmanlarından İkrime İbni Ebû Cehil’in hidayetine vesîle olan çilekeş, gayretli, fedakâr bir aile...
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizden eman alıp kocası İkrime’yi bulmak için çöllere düşen canını tehlikelere atmaktan çekinmeyen, sabır ve metânet sâhibi bir hanım..
O, Kureyş reislerinden İslâm’ın azılı düşmanı olarak bilinen Hâris İbni Hişam’ın kızıdır. Annesi Fâtıma binti Velid binti Muğıyre’di.

O, Cahiliyye döneminde intikam hırsıyla dolu idi. Uzun bir zaman İslâm’a karşı Hind binti Utbe ile birlikte hareket etti. Bedir Gazvesi’nin intikamını almak için Kureyş erkeklerini ve özellikle kocalarını sürekli kışkırtan, kin ve hiddet dolu bir kadın. Uhud Savaşı’nın meydana gelmesine ön ayak olan, def çalarak, şiirler okuyarak erkekleri savaş meydanına sürükleyen, inandığı dâvâ uğruna canını fedâ etmekten çekinmeyen irâdesi kuvvetli bir hanım.

O, Mekke Fethi günü Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin engin merhameti ve müsamahası karşısında Hakk’a teslim oldu. İntikam hisleri ve düşmanlık duyguları eriyip yok oldu. Müslümanların Kâbe’de huşû ile ibadet edişlerinin tesirinde kalarak arkadaşı Hint ile birlikte İslâm’ın nuruna koştu. İslâm’la şereflenişi şöyle oldu:

İki Cihan Güneşi Efendimiz Mekke’ye girip Kâbe’yi putlardan temizleyerek Allah’ın birliğini, İslâm’ın yüceliğini, afvını, engin merhamet ve müsamahasını bütün Mekke halkına “sizler serbestsiniz” diye ilân edince Kureyşliler gruplar halinde İslâm’a koştu. Efendimiz Fethin ikinci günü Safa Tepesinde yeni müslüman olanlardan bey’at almağa başladı. Kureyş’in reisi Ebû Süfyan’ın hanımı Hint binti Utbe hanımlardan bir grup oluşturarak Rasûlullah (s.a) Efendimize bey’at etmeğe geldi. Ümmü Hakîm de beraber idi. Erkeklerin bey’atı bitince hanımlara Hz. Ömer (r.a) vasıtasıyla şunlar söylendi: “Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak üzere bana bey’at edin. Zina yapmayın, çocuklarınızı öldürmeyin, iftira etmeyin. Marufta (iyi olan şeyde) bana karşı gelmeyin.” Hanımlar arasından Hint ile Ümmü Hakîm ayağa kalktı ve sözcü olarak: “Ya Rasûlallah! Sen bize ancak doğruyu ve güzel ahlâkı emrediyorsun.” diyerek bey’at ettiklerini söylediler. Hep birlikte kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendiler.
Ümmü Hakîm binti Hâris (r.anhâ) İslâm’a girer girmez ilk hizmeti kendi kocasına oldu. Hidayetine vesîle olmak için Rasûlullah (s.a) Efendimizin yakınına geldi ve İkrime’ye eman vermesini isteyerek: “Ya Rasûlallah İkrime öldürüleceğinden korktuğu için Yemen tarafına kaçtı. Ona eman ver.” dedi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz: “Ona eman verilmiştir.” buyurdu.
Bu müjdeyi alan Ümmü Hakîm (r.anhâ) derhal harekete geçti. Rum asıllı kölesi Akke’yi yanına alarak Yemen tarafına doğru yola koyuldu. Binbir çile ve büyük umutlarla çölleri aşarken kölesi Akke’nin bozuk düşünceleri, eğri niyetleri ile karşılaştı. Fakat o kuvvetli irâde sâhibi, kendine güvenli ve dirayetli bir hanımdı. Kölesini eğleyerek Yemen’e ulaştı. İlk vardığı yerde onu bağlattı. Sonra Tihame sahillerine vardı. Bir gemi kalkmak üzere idi. İkrime’nin bu gemide olabileceğini düşünerek uzaktan: “İkrime!.. İkrime!.. Geri dön İkrime!..” diyerek seslenmeğe başladı. Bu sesi duyan İkrime karşısında hanımı Ümmü Hakîm’i görünce gemiden atlayıp yere indi. Büyük bir heyecan ve sevinç içerisinde kocasına: “İkrime! İnsanların en merhametlisinden senin için eman aldım. Haydi geri dön!” dedi.
İkrime’nin gönlü yumuşamıştı. Bir ömür düşmanlıkla geçirdiği günler aklına geldi. Yaptıklarının hepsine pişmandı. Rahmet Peygamberi’nin engin şefkati ve müsamahası, içindeki intikam hislerini ve düşmanlık duygularını, bir anda eritip yok etti. Muhammedü’l-Emin’e karşı bir sevgi ve hürmet gönlünü doldurdu. Kalbi İslâm’ın nurûna açıldı. Hanımının bunca çilelere katlanarak çölleri aşıp gelmesi onu çok mutlu etti. “Ben de geri dönmeye niyet etmiştim.” diyerek sevincini ifade etti.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) kocası İkrime ile birlikte geriye dönmek üzere yola çıktılar. Rum asıllı kölenin yaptıklarını öğrenen İkrime ilk iş olarak onu halletti. Kötü niyetinin cezasını hayatı ile ödetti. Sonra hanımı ile sohbet ederek, yeni bilgiler alarak çölleri aşmağa çalıştı. Kalbini ve kafasını sürekli meşgul eden sorulara cevaplar aradı. Müslümanların Mekke’ye girişlerini, Kureyş’in durumunu, Rasûlullah (s.a)’in tavırlarını ve kendisi hakkında nasıl eman aldığını öğrenmek istedi.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) bu soruları fırsat bildi. İkrime’nin gönlünün huzur ve sükûne kavuşması için müslümanların Kâbe’deki ibadetlerini, Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizinengin müsamahasını, bütün herkesi afvedip serbest bırakmasını ve Kureyşli’lerin toplu halde müslüman oluşlarını anlattı ve kendisinin de Hint ile beraber İslâm’a girdiğini söyledi.
Bu haberler ile İkrime’nin gönlü iyice yumuşadı. Bunca düşmanlığına rağmen Allah Rasûlünün hiç bir şey olmamış gibi sevgi, şefkat ve merhamet ile davranabilmesi İkrime’de çok büyük hayranlık uyandırdı. Ümmü Hakîm ile birlikte Efendimizin huzuruna geldi ve kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi.
İkrime İbni Ebû Cehil (r.a) sevinç gözyaşları içerisinde: “Yâ Rasûlallah! Bana söylemem gereken en güzel şeyi öğret!” dedi. Efendimiz ona: “Allah’dan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getir” dedi.

İkrime: “Başka ne söyleyeyim yâ Rasûlallah?” dedi. Efendimiz: “Allah’ı ve burada hazır bulunanları şahit tutarım ki, ben, müslümanım, muhâcirim, mücâhidim! de.” buyurdu. İkrime: “Allah ve buradakiler şahit olsun ki ben, müslümanım, muhâcirim, mücâhidim.” dedi. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz İkrime ile Ümmü Hakîm (r.anhâ)’nın nikâhlarını yeniden kıydı.

Onlar yeni bir hayata kavuşmuşlardı. Birbirlerine karşı daha hürmetli, hizmetli ve muhabbetliydiler. Sevgileri ebedîleşmişti. İmânî bir neşe içerisinde günlerini geçiriyor, İslâm’ı yaşamak ve yaymak için gayret ediyorlardı. İkrime artık gündüz yiğit, gece âbid olarak İki Cihan Güneşi Efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Şimdi o Hazreti İkrime olmuştu.
İkrime (r.a) öylesine değişmişti ki, sevgili hanımı Ümmü Hakîm (r.anhâ) bile şaşırmıştı. Kur’an’a öylesine sarılmıştı ki, “Bu benim kitabım!.. Bu Rabbım’ın gönderdiği kitab!..” diye elinden ve dilinden düşürmedi. Sabah-akşam Kur’an’la dost oldu. Onu gözyaşları içerisinde okuyup mânasını derin derin düşündü. Birgün hanımı Ümmü Hakîm (r.anhâ) yanına geldi ve: “Senin gibi ağlayarak Kur’an okuyan görmedim.” dedi. O da: “Korkuyorum Ümmü Hakîm korkuyorum! Müşrikken yaptıklarım aklıma geliyor sürekli!..” dedi. Ümmü Hakîm sevgili beyini tesellî etmek için İslâm’a girdiği günde Rasûlullah (s.a) Efendimizin “Yâ Rabbi! İkrime’yi affet! Yaptıkları bütün kötülükleri mağfiret et!” diye dua ettiğini hatırlattı.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) kocasına hizmeti zevk bilen bir hanımdı. Onun hidayeti için gayret edip yanından ayrılmadığı gibi İslâm’ın güzelliklerini yaşama konusunda da hep beraber oldu. Birgün İkrime sevgili hanımından müsade alarak çıkmak istedi. Ümmü Hakîm nereye? dedi. O da: “Put yapan birini duydum. Gidip onları kıracağım.” dedi. Ümmü Hakîm (r.anhâ) gülümseyerek sevgili kocasına: “Ey İkrime! Önce kalblerdeki ve kafalardaki putları kır! Çamurdan putları arkanı dönünce yine yaparlar...” dedi.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) cesaret ve şecaat sahibi bir hanımdı. Hz. Ebû Bekir (r.a) devrinde Bizanslılarla yapılan Yermük savaşına kocası İkrime ve oğlu Amr ile birlikte katıldı. Sevgili oğlu ve kocası bu savaşta öylesine kahramanlıklar gösterdi ki komutan Halid İbni Velid (r.a) İkrime (r.a)’a engel olmak istedi. İkrime ise kaçırdığı fırsatları telâfi etmek niyetindeydi. “Beni bırak Halid! Önce yaptıklarımı ödeyeyim.” dedi. Var gücüyle savaş meydanına atıldı. Bir çok yerinden yaralar aldı ve dünyevî susuzluğunu şehadet şerbetini içerek giderdi.
Ümmü Hakîm (r.anhâ) Yermük’te hem şehid hanımı hem de şehid anası oldu. Ecnâdeyn savaşında da kendisi kahramanlar gibi çarpıştı. Bir çadır direği ile yedi düşman askeri öldürdüğü rivâyet edilir. Onun nerede ve ne zaman vefat ettiğine dâir herhangi bir bilgi kaynaklarda zikredilmemektedir. Cenab-ı Hak onlardan râzı olsun. Bizleri de şefaatlerine nâil buyursun. Amin.
Mustafa Eriş





Click the image to open in full size.
eFe isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks

Tag Ekle
hanım sahabiler , ümmü züfer (r.a)


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Hazret-i Ümmü Habibe (r.a) eFe Sahâbe-i Kirâm (R.A.) 0 21.12.2012 21:18
Hanım Sahabiler - Ümmü’d-Derda (r.a) eFe Sahâbe-i Kirâm (R.A.) 0 21.12.2012 20:56
Hanım Sahabiler - Zinnire (r.a) eFe Sahâbe-i Kirâm (R.A.) 0 21.12.2012 20:53
iSlam Tarihinde Adi Gecen Kadinlar SıLa iSlam Tarihi 0 06.12.2012 16:15
Ümmü Züfer (r.a) eSiLa Sahâbe-i Kirâm (R.A.) 0 27.11.2012 19:33


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0
Site Optimizasyon : By eFe
Sitemizde Yenimisiniz ? Yardım Konuları