Geri git   www.diniforum.net - en çok ziyaret edilen Dini Forum islami forum paylaşım merkezi > Egitim Ögretim > DERSLER > Tarih

Ortadoğu


www.diniforum.net - en çok ziyaret edilen Dini Forum islami forum paylaşım merkezi sitesindeki Tarih - kategorisi altındaki Ortadoğu isimli konuyu görüntülemektesiniz.

Yeni Konu aç Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Değerlendirme Stil
Alt 07.07.2018   #1
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Ortadoğu

Kaynak tevhidhaber.com

İdamına Saatler Kala Mevlana Nizami'nin Mektubu

Bangladeş Cemaati İslami Lideri Mevlana Nizami dün akşam idam edildi. Şehadetine saatler kala Nizami'nin mektubu

BEN GİDİYORUM...

Doğduğumda nikâhlandığım ve son nefes diye zaman tayin ettiğim buluşmaya gidiyorum. Korkmuyorum.pişmanlıklarım üzgün değilim. Kırgınım. Sözünü unutanlara, kardeşinin elini tutmayanlara, düşeni kaldırmayana, Allah için gözyaşlarını sakınanlara, gördüklerini yaşanmamış kabul edenlere, zalimin yanında durup mazluma timsah gözyaşları dökenlere, kıyama kalkmayı kolay zannedip bahane satanlara, kırgınım. kırgınlıkla kavuşacağım Rabbime. Söyleyeceğim bunları.Vuslat bu. Bazen 14 yaşındaki bir kızı Kudüs’te pazarda buluyor. Kafasına sıkılan kurşunla göçüyor. Elbisesine bulaşıyor kan. Huzura çıkmadan önce melekler yıkıyor onu.

Senin kardeşin benim.katillerle niye anlaşıyorsun
Bazen vuslatına yürümen gerekiyor. Seni evinde bulsun istediğin buluşma için evinden ayrılman gerekebiliyor. Sonu görünmeyen yolu merakla yürümen gerekiyor. Yol bitip deniz başlayınca. Bir kıyıya varıyor elbet denizin sonu. Kıyıya ya canlı varıyorsun ya da cansız vuruyorsun.“Benim evim sizin hesaplarınızdan daha anlamlıydı. Hırsınızdan büyüktü odalarımız. Niye yaktınız çocuklarımızı gözlerimizin önünde Mutlu musunuz şimdi?” diyemiyorsun…Bazen evinde buluyor seni. Dumanlar yükselmeye başlıyor birden. çabuk tutuşan evlerine ateş sıçrıyor. Bütün seslerin gökyüzünde toplandığını düşünürseniz günü her saati bir “ah” asılır Arakan’dan gökyüzüne. Çocuklar ölür. Çıplak ayakları ve toza bulanmış yüzlerine bakmayın. Tertemiz gider onlar.

Kadınlar ölür. Adamlar ölür. Yanarak ölür, kahırla ölürler. Cennet meyvesi pahalıdır. Kalp, asıl sahibine dönene kadar acır insan. Sonrası umman, kevser, Peygamber (s.a.v) Müslümanlar etle tırnak gibi midir gerçekten? Sökülüyor tırnaklarımız. Etiniz acımıyor mu?” diyemezler…Ahzab suresinde övülen adam ve kadınları anlatabilirim size. Sizin üzüldükleriniz için son diye yazılan haberlerin “son” olduğunu mu zannediyorsunuz? Acıyı onlar çekiyor size pay düşmeyecek mi zannediyorsunuz? ilkokulda öğretmene şikâyet edilmekten korkanlar! Sizi Allah’a şikâyet etmeye gidiyoruz. Her yaptığınızı, yapmadığınızı, söylediğinizi, her sustuğunuzu, her gördüğünüzü, her gözünüzü kapadığınızı, her oturuşunuzu, her kalkmayışınızı bir bir Her şeyi anlatacağım.

Ben gidiyorum…fikir kalsın istiyorum. Zorla karşılaşınca ölüm korkusundan istikametini şaşıranlarla biz ölümden aynı şeyi anlamıyoruz. Bu imtihandı. Kolay olacağını söylemedi kimse. Sancısız olacağını, bedelsiz olacağını. yola baş koymak, sonunda bu uğurda o baştan vazgeçmek demekti. Bizim için karar aldıklarını zanneden ahmaklar var. Bu karar ancak göklerde alınmış olabilir. Siz kimsiniz ki..Kulunu razı etmek için Yaratıcıyı üzecek değiliz Ben gidiyorum…
Benden önce giden arkadaşlarımın yanına, Rasulullah’ın yanına. Siz kalacaksınız. Kimin doğru olduğu benim gittiğim yerde çıkacak ortaya…
Ben gidiyorum…Çeki düzen verin kendinize. Sıranın size geleceğini unutmayın. Şehadetin şehid gibi yaşayanlara nasip olacağını, Allah’tan başkasına kul olunmayacağını hatırlayın her daim.

Ben gidiyorum…İbret alın yolculuktan. Bir araya geldiklerinde aynı anda ayaklarını yere vursalar dünyayı sallayacak kardeşlerim.gözünüzün önünde yürüyeceğim ipe. Korku görmeyeceksiniz. Endişe sezmeyeceksiniz. Öfkemi de beraberimde götüreceğim.Ben gidiyorum…Dilerim bu gidiş size kim olduğunuzu hatırlatsın. Mazlumlar için ayağa kalkmanın bir yolunu sağlasın. İpler adedince baş istense, deseler ki bu bedel kıyam içindir, az kalır giden başlar! Boşuna terk etmez canımız bedenimizi. Mükâfatını O’ndan biliriz. Kalanlara ibret olmadığı üzer bizi…

Size son sözlerim şudur; Her zaman batılın, zulmün ve haksızlığın karşısında mücadeleye devam edeceksiniz. Bir mümin asla Allah’tan ümidini kesmez. Hayatınızın sonuna kadar Allah yolunda görevinizi sürdüreceksiniz. Batılın tüm tuzaklarına ilimle cevap vereceksiniz. Kadınlarımızın yetiştirilmesine ve ahlâka önem vereceksiniz. Cemaat-i İslami’de asla lider problemi yaşanmayacaktır. Durum ne kadar kötü olursa, o kadar iyi ve kaliteli liderler yetişecektir. yaşlandım. Rabbim her an canımı alabilir. şehit olarak Allah’ın huzuruna gitmek istiyorum. Benim şehadetim ile değişim başlayacaktır. Halkım ve dünya Müslümanlarından dua istiyorum. dünyada bir daha görüşemezsek, cennette görüşeceğimizi ümit ediyorum inşallah."
Motiur Rahman Nizami.*


Kaynak haksözhaber.net

Abdulkadir Molla'nın, eşine yazdığı mektubta
Abdulkadir Molla idam kararının Bangladeş yönetiminin adaletsizliğine dalalet olduğunu şehadetinin yönetimin çöküşünü başlatacağını Bangladeşin Hindistan'ın buyruklarıyla hareket ettiğini söylüyor eşine öğütlerde bulunuyor.

Abdulkadir Molla'nın mektubu
Bismillahirrahmanirrahim

Sevgili hayat arkadaşım, Esselamualeykum ve rahmetullah Bugün karar açıklandıktan sonra, sonuç hapishaneye ulaşacak ve idam hücresine alınacağım.hükümet son zamanlarını yaşıyor çirkin suçu işlemekte acele edecekdir. İtiraz dilekçesi sunduk kabul edileceğinden şüpheliyiz. Kabul etseler bile kararı değiştirip değiştirmeyeceklerini bilmiyoruz.Yüce Allah bize kurulan komploya izin vermeyecektir inşallah. Allah’ın hakkımda vereceği karara razıyım.İnançsızlar haksız yere peygamberleri öldürdüler. Rasulallah’ın (sav) birçok arkadaşı, hanım sahabeler vahşice öldürüldüler. Şehitler, canlarını feda ederek, Allah’ın İslam’ı muzaffer kılmasına yardım ettiler. Allah benim için neye karar verecek bilemeyiz.

Cemaat-i Shibir’e olan korku ve nefret Hindistan’ın her yerine yayılmış Başdan söylediğim gibi, aleyhimize alınan tüm kararlar Hindistan tarafından planlanıyor. Avami Ligi istese bile dönemez. iktidara gelebilmeleri, Hindistan’a teslim olmalarından kaynaklanmaktadır.Birçok insan, ilke ve etik hakkında konuşuyor. ülkemizdeki basın hükümetin adaletsiz tutumlarını destekliyorken, hükümetin ilke ve etikten bahsetmesinin anlamı nedir?Mahkeme cellat rolüne bürünmüşken masum insanları öldürme arzusuyla sarhoş olmuşken, adalet beklenemez. tek pişmanlığım var; halkımıza benim adaletsizce idam cezasına çarptırılma nedenini açıklayamadım. medyanın bize düşman olması tam olarak mümkün değil. Halkımız ve dünya gerçeği öğrenecekler.

ölümüm bu baskıcı rejimin çöküşüne sebep olacak inşallah yapılan bu adaletsizlik İslami hareketin uzun yol kat etmesine vesile olacaktır. Dün Tevbe Suresi'ni* okudum. *19. ayette, canla ve malla Allah yolunda cihadın ödülünün Allah'ın evine Kabe'ye hizmet etmekten ve hacılara su vermekten daha önemli olduğu yazıyordu. Allah belirtiyor ki, Allah yolunda adil bir İslam toplumu için, adaletsizliğe karşı savaşırken canlarını verenler, ecelleriyle ölenlerden, daha yüksek mertebeye sahiptir. Allah beni cennetinde onurlu bir yere getirmek istiyorsa ölümü, kucaklayabilmek için hazır olmalıyım. zalimlerin elinde adaletsiz bir ölüm cennete kesin bir bilettir.Yanlış hatırlamıyorsam 1966 yılında, Mısır'ın tiranı Albay Nasır, Seyyid Kutub, Abdulkadir Udeh ve birçoğunu ölüme mahkûm etmişti. "

İslami Hareket yolunda dava ve sıkıntılar" konulu birçok vaaz dinledim. Profesör Gulam Azam sol eliyle omzuma dokunur ve derdi ki, "Bir gün darağacından sarkan urgan bu omuzlara da düşebilir". Ben de ellerimi omuzlarıma götürür ve bunu düşünürdüm. Eğer Allah gerçekten kararını yerine getirecek, İslami Hareketi ve beni zalim rejimin düşüşü için ileriye taşıyacaksa, kayıp nedir ki? Şehitlerle ilgili yüksek konumdan bahsederken, O mübarek Peygamber (sav) şehit olmak için tekrar tekrar hayata gelme arzusunu dile getirmişti.* Şehit olarak ölenler cennete girdiklerinde tekrar dünyaya dönmek ve Allah yolunda yeniden şehit olmak arzularını dile getireceklerdir. Allah'ın sözü muhakkak haktır, peygamberin sözü kesinlikle doğrudur.

şüpheye düşende iman namına hiçbir şey yoktur!
hükümet beni asarsa, cenazemin Dakka'da yapılmasına izin vermeyebilir. mümkünse cenazemi köyümdeki cami ve evimde düzenleyin. Padma Nehri'nin öbür tarafında yaşayan insanlar cenazeme gelmek istiyorlarsa, evimin tarafına geçmeliler. Mezarımın annemin ayaklarının dibinde olmasını istiyorum. Mezarı taşla/mermerle çevirmek gibi pahalı/müsrif ve bidat uygulamalara başvurmayın. elinizden geldiğince yetimlere sadaka verin. İslami Hareket şehitlerinin ailelerine yardım edin, yalnız bırakmayın, benim tutuklanmamdan sonraki protestolarda şehit olanların. ailelerine öncelik verin.

Peyori, ah Peyori, Sana ve çocuklarıma karşı görevlerimi yerine getiremedim. beni affet ve ödülünü Allah'tan bekle. Allah'a dua edeceğim, ikimizi, sen çocuklarımıza ve Allaha karşı görevini yerine getirdikten sonra bizi buluşturması için. Sen de dua et, Allah Dünya’ya dair tüm sevgi ve isteği zihnimden çıkarsın tüm kalbimi Allah ve Resulü’nün sevgisiyle doldursun. İnşallah, cennetin merdivenlerinde buluşuruz. Çocuklarıma helal kazancı öğütle. Farz ve vacib ibadetlerinize dikkat edin, özellikle namazlarınıza. Aynı tavsiyeleri akrabalarıma ilet. Babama baş sağlığı dile, onu rahatlat, ben gittiğimde hala hayattaysa…
Abdülkadir Molla

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 07.07.2018   #2
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

Kaynak haber7.com

Abdülkadir Molla'nın tarihe geçen sözü


Bangladeş'te Cemaat-i İslami Partisi Genel Sekreter Yardımcısı Abdülkadir Molla tüm dünyanın tepkisine rağmen idam edildi.
idamından önce söylediği ''Suçum Allah'tan başkasına kulluk etmemekti.. Bize kulluk et dediler, ben de asın dedim'' cümlesi hafızalara kazındı.*
Bangladeş'te 1971 yılındaki bağımsızlık mücadelesinde savaş suçu işlediği iftirasıyla idam cezası kararı çıkan Cemaat-i İslâmi Partisi liderlerinden olan Abdülkadir Molla, partinin genel sekreter yardımcısıydı The Daily Sangram gazetesinin yayın yönetmenliğini de yapan Molla, 1986 ve 1996 da iki kez parlamentoya girebilmek için aday oldu.

Bangladeş'te 2009 da kurulan Uluslararası Suçlar Mahkemesi'nde yargılanan, 5 Şubat 2013'te savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla bağlantılı 6 iftiranın 5'inden mahkûm olan Molla, bağımsızlık savaşında El Bedr milis gücünün üyesiydi. savaş suçlularının idamını isteyen Şahbag protestoları başladı. Dakka'dan ülkeye sıçradı. Protestocular Cemaat-i İslâmi Partisi'nin yasaklanmasını istiyordu. Cemaat-i İslâmi Partisi, mahkûm liderlerinin serbest bırakılması talebiyle gösteriler başlattı. Bangladeş Yüksek Mahkemesi, 17 Eylül 2013 de Abdülkadir Molla'ya verilen ömür boyu cezayı idam cezasına çevirdi.


Kaynak yeniakit.com.tr


İdama mahkum edilen Mevlana Nizami:

Tüm dünya karşı gelsede Zalim Bangladeş hükümeti Cemaat-i İslami lideri Mevlana Nizami'yi şehit edecek.Ghulam Azam gitti.Abdulkadir Molla, Muhammed Kamaruz zaman ve Ali Ahsan Mücahid de gitti. Zulümle beslenen Bangladeş hükümeti Mevlana Rahman Nizami için idam kararını onadı. insana sırf Müslüman diye düzmece suçlar isnat edenleri sonra da hukuku keyiflerince ayarlayıp adaletten sapanları Allah elbette başıboş bırakıcı değildir. Beklesinler bakalım, Allah hesap soranların en hayırlısıdır.Mevlana Nizami ne yaptı da, Hindistan'ın ve Siyonizm'in bir numaralı düşmanı ilan edilmiş ve birilerinin kuklası olan hükümet tarafından idamı istendi?Cevabı onun hayatında aramak icap eder;

Dünya İslami hareketinin lideri ve Bangladeş Cemaati İslami'nin Genel Başkanıdır Mevlana Nizami. 31 Mart 1943'te Bangladeş Pabna ilinde dünyaya gelmiştir. Dünya çapında tanınan bir lider, bir İslam Âlimidir. Doğu Pakistan'ın en büyük medresesi Dakka Aliye medresesinde okumuş ve ülke genelindeki hadis sınavında ikinci olmuştur. Hint Kıtasının en büyük üniversitesi Dakka üniversitesini ise birincilikle bitirmiştir. 72 yaşında olan Mevlana Nizami*dünyanın en etkili ve sözü dinlenen 50 insanından biridir.

lisedeyken vazife şuuruyla Cemaati İslami'nin öğrenci teşkilatı olan İslami Cemiyeti Talaba grubuna Pakistan'da katılmış, genel başkanlığını yapmıştır.50 yıllık siyasi hayatında herkesçe sevilen kimseye kötü söz söylemeyen Mevlana Nizami için arkadaşları*"Biz onun yanına gidince saygıdan dolayı bir şey söyleyemezdik"* demişdir.
ümmetin dertleriyle dertlenmiş ve yarım asırlık siyasi hayatında insanlığın başarısı için, Bangladeş'ten yoksulluğu kaldırmak ve adil düzenin temeli olan İslami nizamı getirmek için çalışmalar yapmıştır. iyiliği ve güzelliğini gururlarına yediremeyenler tarafından hapislere atılmış işkenceler görmüştür. Ardı arkası kesilmeyen solcu saldırılarda ağır yaralar almıştır

amcası Ebu Talib'e*"Ey amca! Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler, ben yine dinden, tebliğden vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar, yahut ben bu uğurda canımı veririm."*buyuran Efendimiz'i hayatının her alanında örnek aldı şu sözleri söylemiştir:*"Benim vücudumda bir damla kan bile kalsa ben o kanı Allah yolunca cihad için kullanacağım ve tüm dünya karşı gelse de ben bu yoldan ayrılmayacağım."1991 ve 2001 de milletvekili seçilmiş ve 2001-2006 da ülkenin refah çalışmalarında iki defa en iyi bakanlık ödülünü almış Ülkesine 2000 yeni fabrika kurmuş Bangladeş'i yükseltmiş ve dışarıdan yiyecek alımının önüne geçmiştir.

Bangladeş'in kendi kendine yetmesi Hindistan'ı rahatsız etmiş ve zulüm ehli planlar hazırlayıp tuzaklar kurmuştur Bangladeş'in en zeki siyasetçilerinden Mevlana Nizami bir âlim olarak herkesçe tanınmaktadır. düşmanlar bile âlim ve çok iyi bir insan olduğu için ona saygı göstermişlerdir. 1967-1968 e kadar İslami Cemaati Doğu Pakistan başkanlığını yaparken Pakistan eğitim sisteminin İslami bir eğitim olması için çalışmalar yapmış çok büyük başarılara imza atmıştır. 1969-1971 de İslami Cemaati Talaba Pakistan'ın Genel Başkanlığındayken, o zamanın Pakistan'ında en etkili olan sol hareketten üniversiteli gençleri kurtarıp oluşuma katmıştır

Pakistan ile Bangladeş ayrıldıktan sonra Bangladeş Cemaati İslami'ye katılmış ve Merhum Şehit Lider Ghulam Azam'ın liderliğinde Bangladeşin İslami çalışmalarında önde gelen isimlerden olmuştur. 1971'den 1980'e Dakka İl Başkanı, 1980-1989 yıllarında Genel Sekreter Yardımcılığı yapmış 1989 da Genel Sekreterlik görevine 2000 yılında Genel Başkanlığa seçilmiştir.Tarım bakanı olduğunda ülkenin refahı için yatırımlar yapmış Açlık ve sefaleti ortadan kaldırmak için kimsenin yapmadığı kalkınmayı sağlamış Bangladeş kendine yeten bir ülke olmuştur. Onun çalışmalarıyla Bangladeş ithalat yaptığı ülkelere ihracat yapar hale gelmiştir.

Ahlaksız sinema filmlerinin yasaklanması için çok uğraşmıştır Hindistan kültür ve sinemasından Bangladeş Müslümanlarını korumak için kültür hareketine öncülük edmiştir Faizsiz İslami Bankayı kurmuş, SGK ve diğer finans kurumlarındaki faizi kaldırmak için alternatifler üretmiştir.Ülkeye alkol girişini yasaklamıştır. Medrese eğitiminin yaygınlaştırılması ve kaliteli eğitim için medrese bütçesini 10 katına çıkarmıştır.sevilen, sayılan ve takdir edilen Mevlana Nizami 1991'de, talebe olduğu Dakka Üniversitesine rektörce davet edilmiş solcu gruplarca saldırıya uğrayarak ağır darp edilmiş ve bıçak yarası almıştır. yaralar 1,5 yıl da iyileşirken o görevinin başına dönmüştür. Sadece solcu gruplar değil, din düşmanı polislerce de darp edilip işkence görmüştür Mevlana Nizami 2007'de tutuklanmış ve 3 ay hapis yatmıştır. 29 haziran 2010'da düzmece bir suçla tutuklanmış ve hapse konmuştur.30'a yakın eser ve makalesi bulunmaktadır.Allah ondan ve arkadaşlarından razı olsun.

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 07.07.2018   #3
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

Kaynak haber7.com

Şehit Şeyh Ahmet Yasin'in duası

intifadanın büyük önderi Şeyh Yasin, İsrailli Siyonistlerce saldırı sonucu şehit edildi. Yasin'in Filistin ayakta durdukça unutulmayacak duası:
Şeyh Yasin, vücudu felçli olmasına rağmen Allah yolunda mücadeleden geri kalmadı., hayatı boyunca Kudüs'ü işgal eden Siyonistlere karşı 'dik durup' kelle koltukta yaşam sürdürdü İslam ümmetinin her ferdinin örnek alması gereken bir mücadeleciydi Şeyh Yasin, 1937 de Filistin'in Askalan şehri el-Cevra köyünde dünyaya geldi. Üç yaşında iken babası vefat etti Yasin, yaşamını annesi ve kardeşleriyle sürdürdü. 1948 de Siyonist katillerin Filistini işgal etmeleri üzerine ailesiyle Gazzeye göç etti. Bu, küçük Yasin'in ilk hicretiydi. İlköğrenimini 1952 de Gazze şehrindeki İmam Şafii Okulu'nda tamamladı.

er-Rihal Ortaokulu'nda ve Filistin Lisesi'nde okudu. Ahmet Yasin, 1952 de arkadaşlarıyla gittiği yüzme havuzunda geçirdiği kaza sonucu felç oldu.*KELLE KOLTUKTA BİR YAŞAM*sürdü Felçli vücuduna rağmen gençliğinde kendini en iyi şekilde yetiştiren Yasin, yaşamını Siyonist İsrail'le mücadeleye adadı. Filistinli gençlere islamı öğretiyor, Siyonist İsrail'in işgal ettiği topraklardan kovulması için mücadele yönünde telkinlerde bulunuyordu. Siyonistler Ahmet Yasin'i engellemek için 1984 te Şeyh Yasin ve arkadaşlarından pek çok Filistinliyi tutukladı Şeyh 13 yıl hapse mahkûm edildi. Şeyh Yasin'in mücadele azmini kıramadılar İsrail zindanlarından Filistinlilere mücadeleyi hızlandırmalarını istedi.

Tekerlekli sandalyesinde İsrail zindanlarından Siyonistlere meydan okuyan Yasin' Filistinli gençleri ateşledi. . İntifadanın büyüdüğünü fark eden Siyonistler, Filistinlilerle işgalciler arasında gerçekleştirilen esir değişiminde Ahmet Yasin'i serbest bırakmak zorunda kaldı. İsrail zindanlarından kurtulan Yasin Filistinli kitlelerin Siyonist işgalcilere karşı sürdürdükleri cihadın başına geçti. İsrailliler Şeyh Yasin'i ölümle tehdit ettiler. Şeyh Yasin tehditleri ciddiye almayarak Siyonistlerle mücadele etdi Siyonistler, 18 Mayıs 1989 da Yasin'i yeniden tutukladılar. 16 Ekim 1991 de Şeyh hakkında israili yıkıp yerine İslami esaslara dayanan bir devlet kurmak suçundan ömür boyu hapis cezası verildi.

Şeyh Ahmet Yasin filistinin intifada lideridir, müebbet cezası verilince siyonist israile şu cevabı vermiştir Yaşasın bağımsız Filistin' işgalci israili kabul etmiyorum ey israil Hayber çok uzak değildir. Hayber'de Peygamber ve ashabının dedelerinize neler yaptığını iyi biliyorsunuz. size yapacaklarımızı göreceksiniz. İslâm'ın gençleri Kudüs'ü özgürleştirecekler.çocuklarımızı, kadınlarımızı, özgür Kudüse fedaya hazırız' Bekle Kudüs, İslam ümmeti Aksa'nın önünde bayram yapacak' dedi

Ahmet Yasin çektiği bütün çilelere rağmen davasından zerre kadar taviz vermedi zindana sabretti. Bütün vücudu felçli halde sekiz buçuk yıl zindanda kaldıktan sonra rahatsızlığının artması üzerine 30 Eylül 1997 Salı akşamı serbest bırakılarak tedaviye Ürdün'ün başkenti Amman'a getirildi. Tedavi olduktan sonra çok sevdiği Filistin topraklarına dönmek için yola çıktı. Yıllardır özlemini çektiği Filistin'de yüz binlerin gözyaşları ve sevgi gösterileriyle karşılandı. Karşılanmada yaptığı konuşmada 'Bekle bizi Kudüs, bir gün geri döneceğiz. Bütün İslam ümmeti Mescidi Aksa'nın önünde bayram yapacak' dedi.*Gazze'ye dönüşünün ardından Filistin direnişindeki manevi lider mevkiine yeniden oturarak mücadelesini devam ettirdi

Siyonistler sonunda Şeyh Yasin'in çalışmalarını engellemek için haince bir plan yaptılar. İntifadanın öncüsü Şeyh'i öldüreceklerdi. kararlarını hayata geçirmek için harekete geçen Yahudiler, 22 Mart 2004 de camide kıldığı sabah namazından çıkarken Ahmet Yasin'e kalleşçe saldırdılar. Şeyh Yasin kalleş saldırıda 2 arkadaşıyla Peygamber'e komşu olmak için kutlu diyara yolculuğa çıktı. Siyonistler Ahmet Yasin'i şehit ederek intifada hareketi bitireceklerini sandılar. Ahmet Yasin'in şehadeti Abbas Musavi'nin, Yahya Ayeş'in şehadetinde olduğu gibi intifada hareketini güçlendirdi.Siyonist İsrail'e taş atan, kendilerini Kudüse feda eden gençler, Ahmet Yasin'in yolunun Yahudiler işgal ettikleri topraklardan kovulana kadar sürdürüleceğinin en güzel göstergeleri.*

ŞEHİD AHMED YASİN'İN DUASI*

'Allah'ım! Ümmetin suskunluğunu Sana şikâyet ediyorum!'*Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!*
'Allah'ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!*Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah Sesimle yeri inletecek bir hatip değilim Ben saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde belâların estiği biriyim Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helâk olmuş ölüler!*
kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen felâket karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?*
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?*

Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!*Omuzlarımıza el verecek gözyaşlarımızı silecek bir bakış! ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, Allah için kızmaz mı? Tümü sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye; 'Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü'min kullarına yardım et!' diye çağıramaz mı? gücünüz yetmiyor mu
Yakında ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:'Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!' çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!*
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!

Dilerseniz bizimle olun, öcümüzü her biriniz boynuna taksın!*Dilerseniz acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah'ın, kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, aleyhimize olmayın!*Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!*'Allah'ım! Sana şikâyette bulunuyorum... Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum.*Sen bizim Rabbimizsin... Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı? Allah'ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına Sana şikâyette bulunuyorum.*
Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı...*
Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikâyet ediyoruz...'

Kaynak yeniakit.com.tr

'İsrail, 2027'ye kadar yıkılacak'

Filistine zulmeden, insan haklarını hiçe sayan işgalci İsrail kapana kısıldı. Hamas'ın efsane isimi Şeyh Yasin ise 1999 da verdiği röportajda İsrail'in 2027'de yıkılacağını söylemişti.Yasin verdiği röportajda İsrail'in 2027 ye kadar yıkılacağını iddia etmişti. iddiasını Kur'an-ı Kerim'e dayandırdı ve şunları söyledi İsrail zulüm ve gasp üzerine kurulmuştur. Zulüm ve gasp üzerine kurulanların kaderi yıkılmaktır. İsrail gelecek asrın ilk çeyreğinde son bulacak inşallah. Tam olarak 2027 senesinde İsrail diye bir varlık olmayacak
Kur'an'a inanıyorum. Kur'an, milletlerin 40 yılda bir değiştiğini söylüyor. Birinci 40 yılda 'Felaket Dönemi'İsrail'in kuruluşunu yaşadık. İkinci 40 yıl; intifada, mücadele, meydan okuma, savaş misilleme dönemi oldu.

Üçüncü 40 yılda, beklenen son gelecek İnşallah."
"Kur'an günümüze işaret ediyor" Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız (Haşr suresi 2.ayet). Yani Müslümanlar Yahudilerin galip geleceğini düşünüyordu. Onlar kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Devletler, güçleri ile saldırıyor ve Müslümanlar onların başaracağını sanıyordu Ümmetimiz Filistin'i özgürlüğüne kavuşturabilir Bizler durumumuzdan, imkanımızdan, güç ve geleceğimizden şikayetçiyiz. Onlarsa 'Dünyanın en büyük cephaneliği bizde, bizimle kim başedebilir' diyor. Onlar güçlerinden kibirli! Biz zayıflığımızdan tedirginiz. Allah'ın iradesi galip gelecektir. Saati geldiğinde bu rejim göz açıp kapanıncaya kadar yıkılacak. yeryüzünde bozgunculuk sürmez. Kur'an onların yeryüzünde bozgunculuk yaptığını söylüyor. Onlar yeryüzündeki değerleri parçalıyor. 'Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler(Yusuf suresi 21.Ayet)'.

Şeyh Ahmed Yasin kimdir?

Şeyh Ahmed Yasin, Filistin'in Britanya Mandasında yönetildiği dönemde Aşkelon El-Cura'da doğdu. Doğum tarihi 1 Ocak 1929' kendisi 1938'de doğduğunu iddia etmiştir3 yaşında iken, babası Abdullah Yasin'i kaybetti. İsrail'in kurulmasıyla 1948 Arap-İsrail Savaşı'nın ardından binlerce Filistinli gibi mülteci konumuna düştü Gazze Şeridi'ndeki Curat Şams bölgesine sığındı.
12 yaşında sporda yaralandı ayakları felç oldu. Lise eğitiminin ardında Kahire'deki El-Ezher Üniversitesi'ne gitti ve Müslüman Kardeşler'e katıldı.Gazze'ye döndü ve öğretmenlik yaptı camilerde vaazlar verdi. Gazze İslâm Enstitüsü'nün başına getirildi. evlendi ve 11 çocuğu oldu.

Müslüman Kardeşler'in Filistin koluyla ilişkideydi 1987'de İntifada hareketinde Rantisi ile Müslüman Kardeşler'in Filistin Kanadı'nı kurdu ve ruhani lideri oldu. Kurduğu Hamastan İsrail nefret etdi.18 Mayıs 1989'da İsrail Güvenlik Güçlerince tutuklandı. işkenceye uğradı, dört gün tahta bir sandalyeye bağlı olarak oturtuldu uyuması engellendi. Ramallah Cezaevine gönderildi.Sekiz yıl hapis kaldı Eylül 1997'de Ürdün'de yakalanan iki Mossad ajanıyla takas edilerek serbest bırakıldı. Amman'da El Hüseyin Tıp Merkezi'nde Kral Hüseyin tarafından tedavi ettirildi Gazze'ye döndü. 6 Eylül 2003 de İsrail Hava Kuvvetleri'ne mensup bir F-16 Gazze'de füze saldırısında bulundu. Yasin kurtulmayı başardı.

İsrailli yetkililer hedefin Yasin olduğunu doğruladı
Ahmed Yasin 22 Mart 2004 de bir İsrail saldırısıyla şehit edildi. Sabah namazdan dönerken İsrail helikopteri Yasin ve iki korumasının üzerine füze fırlattı. Yasin ve korumaları, dokuz kişiyle birlikte olay yerinde şehit edildi.Yasin'in iki oğlu ondan fazla kişi saldırıda yaralandı. Yasin'in yerine Abdülaziz Rantisi Gazze Şeridi'nde HAMAS'ın yeni lideri oldu ancak Rantisi 17 Nisan 2004 de İsrail tarafından şehit edildi.

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 07.07.2018   #4
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

Kaynak dünyabülteni.net

Milli Mücadelede Libyalı bir mücahid şeyh sunusi

Şeyh Ahmed Sünusi Kemal Paşanın padişaha isyan ettiği zararlı propagandaları etkisiz hale getirmeye çalıştı. Her gittiği yerde Milli Hareketin cihad olduğunu İslamiyet’in kurtarıcısı ordumuzu” desteklemenin herkese farz olduğunu ifade etti.
Libya’daki Sünusiye tarikatı ve şeyhi Ahmed Sünusi Osmanlı Devletine bağlı idi. 1911 de İtalya Trablusgarp’ı işgal edince bölgeyi savunamayan Osmanlı çare olarak Sunusileri harekete geçirecekti. *Onlara yardım olarak Enver Paşa ve Mustafa Kemal Paşa gibi subaylar gönderildi. Trablusgarp’a giden Osmanlı subayları Sünusileri örgütleyerek bir direniş oluşturdular. İtalyan işgalini durduran direniş hareketi Trablusgarp’ın Uşi antlaşması ile *İtalya’ya bırakılmasından sonra faaliyetlerine devam etti. *

direnişten Trablusgarptan tüm bölgeye yayıldı.
Enver Paşa Sünusileri Teşkilat-ı Mahsusa’da görevlendirildi. Trablusgarp başta* olmak üzere Afrika’da İtalyanlara, İngilizlere ve Fransızlara karşı direnişi örgütledi. *Sünusiler I.Dünya savaşında Osmanlının ilan ettiği cihada katıldılar. Şeyh Ahmed Sünusi tüm İslam alemine cihad beyannamesi yayınladı. itilaf devletlerine karşı mücadele etti. Sunusi tarikatı ve şeyhi İslam dünyasında büyük bir itibar kazandı. 1918 de İstanbul’a davet edilen Şeyh Sünusi Haydarpaşa’da Enver ve Cemal Paşaların da bulunduğu kalabalık bir* heyet tarafından karşılandı. İslam dünyası üzerindeki nüfuzundan dolayı İslam ülkelerini dolaşması Osmanlılara ve halifeliğe karşı bağlılığı güçlendirmesi istendi.

Sultan Mehmed Reşat’ın vefatıyla seyahate çıkamadı. Şeyh Ahmed Sünusi öylesine itibarlıydı ki Sultan Vahdettin’in tahta çıkışında bulundu. Padişaha kılıç kuşatıp duada bulundu. Şeyh Ahmed ülkesine dönmeden Osmanlı mağlub olmuş Mondros ateşkesi imzalanmıştı. Ülkesine dönemeyen Şeyh Sünusi *Sultan Vahdettin’in isteğiyle Bursa’da ikamet etti. Batı Anadolu’da Yunan işgalleri başlamıştı. işgale karşı kurulan direniş toplantılarına katıldı direnişe destek verdi. Bursa’daki ikametinin beşinci ayında Mart 1920’de Albay Bekir Sami Bey’e Milli Mücadele hizmet etmek istedi

Bekir Sami Bey isteği Kemal Paşaya şöyle iletiyordu:* Bursa’da oturmakta olan Şeyh Sunusi hazretlerinin yaveri binbaşı Salih Bey bana gelerek İslam ordusundan fayda umuluyorsa, şeyh hazretlerinin her türlü hizmeti kabule hazır olduklarını bildirmiştir.”Ankara’da Kemal Paşa talepten memnundu şöyle diyecekti: *Şeyh Sunusi hazretlerinin milli mücadele hususunda gösterdikleri hissiyata şükran arz eyleriz. Hilafet makamının işgali faciası karşısında şeyh hazretlerinin duydukları infial hissinin İslam alemine tebliği lazım ve faydalı olacaktır.” Kemal Paşa ardından Şeyhin Bursa’dan Ankara’ya nakli için hazırlıklara başlandı

Şeyh Ahmed Sünusi Ankara’ya gelişinde büyük bir teveccühle karşılandı. Şeyhin onuruna Meclisde yemek verildi. Şeyh yaptığı konuşmada şunları söylüyordu :*“İslamiyetin yok olması gibi bir halin meydana çıkması üzerine Müslümanların ümitleri kesildiği sırada Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, arkadaşlarıyla beraber din uğruna savaşmaya başladı Ve siz de beraber savaştınız, cihat ettiniz. Bu hizmet bütün İslam aleminin devamına, İslam aleminin kurtuluşuna ait mukaddes bir vazifedir.”**
Kemal Paşa da, konuşmasında Sünusilerden ve Şeyh Ahmet Sünusi’den övgü dolu sözlerle bahsedecekti :

“Sünusi teşkilatı diğer teşkilatlar gibi sadece bir tarikat değildir; bu tarikat insanlığı İslamiyetin saadet yolunda yürütmeye yönelik esaslı bir teşkilattır. Bu gece huzurlarıyla müşerref olduğumuz zat, İslam aleminde büyük bir esasa dayanan mukaddes bir teşkilatın başında bulunan yüce bir zattır. (…) Benim ve arkadaşlarımın gördüğü gibi Sunusiler Afrikada insaniyet ve medeniyet hususunda öncü olmuşlardır. Dolayısıyla kendilerinin İslama yapacağı hizmetler, şimdiye kadar olan hizmetlerini taçlandıracaktır. Ve Türkiye devletinin, İslam cihanının dayanak merkezi Türkiye devletinin sağlamlaştırılmasına hizmet etmiş olacaklardır. Seyid Ahmet Şerif Sünusi Hazretlerinin hizmetlerine şahsım ve TBMM namına teşekkür arz eylerim.”*

Şeyh Ahmed Sünusi’nin görevi Anadolu’daki Milli Mücadeleyi güçlendirmek ve İslam dünyasındaki direniş hareketlerini Türkiye’nin etkisine almaktı Böylece Ankara hükümeti desteğe sahip olacak siyasette etkili hale gelecekti. Şeyh Ahmed Sünusi Anadolu’da vaiz olarak görevlendirildi. Konya,Diyarbakır,Mardin gibi camilerde vaazlar vererek hutbeler okuyarak halkı Milli Mücadeleye desteğe davet etti. Kemal* Paşanın padişahın sözünden çıkarak isyan ettiği ona karşı mücadele ettiği yönündeki propagandaları etkisiz hale getirdi Milli Hareketin cihad olduğu “ İslamiyet’in kurtarıcısı ordumuzu” desteklemenin farz olduğunu ifade etti.

Şeyh Sünusi Anadolu’daki faaliyetlerinin dışında İslam ülkelerinde faaliyetlerde bulundu. *1 Kasım 1921’de *Sivas’ta toplanan İttihad-ı İslam Kongresinde bulundu. İslam kongresine başkanlık etti. Şeyh Ahmed Sünusi Ulu Camiinde hutbe okuyacaktı. Hutbede* Milli Mücadelenin cihad olduğunu ifade ettikten sonra cemaate şöyle sesleniyordu :**Ey Anadolu’nun kahraman İslam mücahidleri ! Siz olmasaydınız bina-ı İslam yıkılırdı. Siz bugün Kur’anı yaşatıyorsunuz.Her tarafınızı düşman sarmışken yılmayarak gaza meydanlarında can veriyor,İslam’ı müdafaa ediyorsunuz.ne büyük şereftir. Siz yalnız değilsiniz. Yüzlerce milyon Müslüman gözlerini size dikmiştir. Sizin düşmana göğüs gererek metanet göstermeniz bütün İslam aleminde bir uyanış yaratmıştır.

Her tarafta Müslüman milletler*kımıldıyor, istiklallerini müdafaa ediyor, zulüm ve küfür kabusunu atmaya çalışıyor. Siz İslam’ın gözbebeğisiniz,siz Allahın tevfikine mazhar Milletsiniz. galibiyet İslam’ındır,fetih ve zafer yakındır… Aman kardeşlerim! Sabır ve sebatta devam ediniz,aranıza ihtilaf düşmesin…*
Şeyh Ahmed Sünusi faaliyetleri *ile halkın Milli Mücadelenin etrafında toplanmasında katkı sağladı. milli birlik ve beraberliği arttırdı Şeyh Ahmed Sünusi *Milli Mücadelenin ardından* 1922 de Şama gitti., Fransız işgalindeki Şam’da uzun süre kalamadı. Şam'ı terk etmek zorunda kalan Şeyh Sünusi Hicaz'a giderek ömrünün son yıllarını burada ibadet ile geçirdi. 10 Mart 1933 de kutsal topraklarda vefat etti.

*kaynak saklıtarih.worldpreess.com

Ortadoğu ve Petrol Savaşları

Osmanlı haritalarında Arap yarımadasının ortasını boş görürsünüz. Nedeni basittir; petrol en önemli unsuru haline gelmemiştir.Petrol Ortadoğu’da binlerce yıl öncesinden varlığı biliniyordu. Toprağın yüzeyinde zift göletler halinde bulunuyordu. Hz. Nuh’un gemisini zift ile sıvadığı kutsal kitaplara geçmiştir. 17. yüzyılda Bakû’yu ziyaret eden Evliya Çelebi Bakû kalesinin çevresinde 500 kuyudan asidi arıtılmış siyah ve beyaz yağlar çıkarılıyor” diye yazmıştı. petrol öncelikle yakacak olarak; tıbbi tedavilerde, askeri amaçlarla kullanılıyordu İngiliz sanayisi buharlı makineden, 1892’de Alman mühendis Diesel tarafından bulunmuş dizel motora geçtiği yılda petrol önemli hale geldi.1847’de Nobel Kardeşler tarafından Bakü’de ilk kuyu ile petrol hayatımıza girdi.

sokak lambalarının yakılması için kullanılan kerosen ve parafin çıkarılıyordu. Dizel motorun icadı ile sanayiye ve ulaşım alanına girdi. 1861 yılında varil başına fiyatı 118 dolara çıkmıştı. İnanılmaz servetler kazanıldı. Nobel Kardeşlerin malikânesi bugün Bakû’nün en güzel evidir. 1879 da “Nobel Kardeşler Petrol Kumpanyası” ismiyle kendi şirketlerini kurdu. başarılı şirket, Bakû’de çıkan petrolün yarısını üretiyordu .1901 de dünyada petrol tüketimi yılda 15 milyon varildi. Çoğunluğu Bakû’den çıkıyordu. Azerbaycan paylaşılınca, yeni petrol alanları arandı. En yakın yer Ortadoğu idi. Yüzlerce İngiliz, Alman ve Amerikalı ajan petrol alanları araştırdı. en başarılısı İngiliz ajan ve arkeolog Gertrude Bell di Oxford tarih bölümü mezunu seyyah ve İngiliz ajanı bir kadındı

1899 da Kudüs’e yaptığı ziyarette Araplara büyük bir sevgi ve ilgi duydu. Arap çöllerinde seyahatler yaptı ve batılılara çöl hayatını yazdı. Araplar ona “Çölün Kızı” ve “Irak’ın Taçsız Kraliçesi” isimlerini verdinOrtadoğu’yu gezdi. kuzey Irakta petrol yatakları ile ilgilendi. Hiç evlenmedi ve nişanlısını Çanakkale Savaşlarında kaybetti. Osmanlılardan nefret etti. sağlığının bozulmasıyla bunalıma giren Bell, 12 Temmuz 1926 da uyku hapıyla intihar etti ve Bağdat’ın Sharji ilçesinde, İngiliz mezarlığında toprağa verildi.1919 yılında Gertrude Bell, Paris Konferansı’na delege katıldı Irak devletinin sınırlarının belirlenmesi için çalıştı. Irak sınırlarını çizdi

.Ortadoğu’da devletlerin sınırları ve batılı şirketlere petrol kuyularını paylaştıran Üsküdar doğumlu ermeni Osmanlı vatandaşı Kalust Sarkisdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun petrol kaynaklarını ve Mezopotamya’daki petrol rezervlerini ele alan raporu padişah Abdülhamit ‘e hazırlamıştır. 1912’de Irak petrol yataklarını işletmek üzere, Shell’in % 25, Alman yatırımcıların % 25, Türkiye Milli Bankası’nın % 35 ve Kalust Gülbenkyan’ın da % 15 hissesine sahip olacağı Turkish Petroleum kurulmuştur. I.Dünya savaşını kaybeden Osmanlı, dağıldıktan ve sonra, Ortadoğu’nun İngilizler ve Amerikalılar arasında paylaşımında sorun çıkınca Gülbenkyan çağrıldı Ortadoğu’da petrol alanlarını, kontrol eden kabileleri ve Osmanlıyı çok iyi tanıyordu

A.B.D. şirketlerinin devreye girmesiyle Gülbenkyan taraflar arasında arabuluculuk yaparak, Oil Company, Shell Group, arasında Red Line Kırmızı Çizgi Anlaşması olarak bilinen anlaşmanın 1928’de akdedilmesini sağlamış, Osmanlının eski topraklarında petrol yataklarındaki kırmızı çizgileri çizmiştir. Yüzde beşlik payını muhafaza etmiştir. II. Dünya savaşında Gülbenkyan ortaklıktan çıkarılmış ve dava açmış davayı kaybettikten sonra hayata küstü ve II. Dünya Savaşına girmeyen Portekiz’e yerleşti, sanata ve ermeni vakıflarına yardımlarda bulundu. 1955 te vefat etti.Ortadoğuda sınırları belirleyen savaşlar ve milletler değil, petrol alanları ve kabile reisleridir. Osmanlı haritalarında çöl alanı olarak gösterilen Necd bölgesinde çok sayıda küçük kabile reisi vardır

1765’de ölen İbn Suud isminde küçük kabile reisi, dar bir vahada ticaret yolunu kontrol ediyordu. Muhammed Abdülvahhap (1703-1766) isminde Vahhabi inancının kurucusu vaiz bölgeye geldiğinde, İbn Suud Sünni Vahhabi görüşünü benimsedi. Kendisine parasal destek verdi. Abdülvahhap, Muhammed İbn Suud’tan -Vahhabi olmayan Müslümanlar- inanmayanlara karşı cihat etmesini, kendisinin din lideri, İbn Suud’un Arabistan lideri olacağını söyledi. İbn Suud bağlılık yemini etti.Suudi Kralı ve ABD Başkanı Roosevelt Vahhabilik görüşünün en önemli unsuru; “kolay anlaşılır ve yoruma kapalı olması” idi. Bu nedenle yerel Müslüman kabilelerce benimsendi. basitleştirilmiş “tevhit” anlayışını ve ayetleri olduğu gibi kabul ediyordu.

Sufi zikri, Şii matemi ve fakihleri, Osmanlı anlayışını ret ediyor, şeriatı yorumsuz ve tartışmasız kabulü ile ayetlerin dışında hiçbir fikri veya ulemayı kabul etmiyordu. Türbeler yıkıldı, kutsal sayılan nesneler “batıl” diye yasaklandı. Sufiler ve Şiiler ile Vahhabi olmayan binlerce Müslüman kılıçtan geçirildi. Sünni-Vahhabilik İbn Suud tarafından desteklendi ve yayıldı.1818 de Mısır Hidivi Kavalalı Mehmed Paşa, padişah ve halifeden gelen emir ile Mekke’yi eline geçiren Vahhabileri yenerek, Mekke’den çıkardı çöle Necid bölgesine gönderdi İngilizler vahhabileri, Basra petrol alanları karşılığında silah ve ordu ile desteklemek istediklerini belittiler

Suudi varisi Şeyh Abdülaziz (1880-1953) Osmanlıya karşı I. Dünya Savaşı sonrası İngiliz silah ve subayları yardımı ile ilk ordusunu kurdu. İdari merkez Ahsa’yı ele geçirdi 1921-1926 arasında Mekke, Cidde ve Asir’i ele geçirerek topraklarını genişletti ve 1926’da Hicaz kralı, 1932’de Suudi Arabistan kralı ilan edildi. Vahhabiliği kabul etmeyen herkes sürgün edildi ya da öldürüldü.1936’da ilk petrol yatağı bulundu ama II. Dünya Savaşı petrol çıkarma işini engelledi, savaş sonrasında kuyu açma çalışması hızlandı. Suudi Arabistan’ın topraklarında petrol arama haklarını – İngiliz değil – ARAMCO adlı firma kazandı. ARAMCO, petrol sahalarında arama yapmak için ABD hükümetinden yardım aldı.

14 Şubat 1945 de Roosevelt ile Suudi Arabistan’ın yöneticisi İbn Suud buluştu. buluşmanın adresi, Kızıldeniz’deki Amerikan savaş gemisiydi. iki lider saygı çerçevesinde samimi temas kurdu Büyük Britanya Başbakanı Winston Churchill’in, Roosevelt Suud buluşmasından sonraki Suudi Arabistan-ABD yakınlaşmasını bozma girişimi ters tepti. İbn Suud, Churchill’i “küstah” bulmuştu.Roosevelt ile İbn Suud arasındaki beş saatlik görüşme Siyonizm ve Filistin meselesine ayrıldı Suudi Arabistan, dünya petrol üretimini ABD lehine kontrol etmeyi kabul ederken, Birleşik Devletler,Arabistan’a askeri güvenlik konusunda güvenceler sunuyordu. En önemlisi Suudi kral, dünyaya petrol satarken sadece Amerikan Doları kullanacaktı. Böylece ABD doları dünyanın ticaret parası oldu.

Mısır’dan Suudi Arabistan’a, Nasır’ın baskısından kaçan yoksul işçiler, Afgani Muhammed Abduh, Hasan el Benna, Seyyid Kutub’un oluşturduğu “Müslüman Kardeşler” görüşlerini; Pan-İslamizm, dünyevi laik yaşam tarzı, Milliyetçilik, Pan-Arabizm, İslami Sosyalizm, Batılı demokrasi anlayışların sert bastırıldığı Mısır yerine, bu Vahhabiliğe yakın buldu. Suudi Arabistan “Arap Birliğinin” başkanı olmak istiyordu.Vahhabi görüşü; tüm dünyaya Suudilerin maddi desteği ile; “Dünya İslam Ligi” kurulduktan sonra süratle yayılmaya başladı.Vahhabi doktrini; Müslüman Kardeşler, Cemaat-i İslami, Hamas ve İslami Cihat gibi grupları etkiledi.Suudiler, İslam’ın geleceği konusunda Vahhabilik ile sert taviz vermez ve hoşgörüsüz uç noktalardaki “İslami köktencilik” anlayışını körükledi ve böylece “Yeni Pan-İslamizm” doğmuş oldu.

Suudi Kral Abdülaziz, İngiliz Kraliçesi tarafından şövalye ilan edildi. Suudi Devletinde tepki çekti.Suudi Arabistan içinde gelişen ve ilk kuruluşta Suudi kavmi için özgürlük savaşı veren, kendilerine “kutsal savaşçılar” diyen “İhvan Örgütü” 1929 da al-Salba şehrinde ayaklandı Ayaklanma kanlı bastırıldı. Ama İhvan yok edilemedi. İhvan örgütünü alt edemeyen Suudiler, para desteği ile ihvanı diğer ülkerelere göndermeye ve parasal teşvik ile kontrole çalıştı 1979 da Sovyetler Afganistan’ı işgal ettiğinde, yüz yıldır beslenen “Suudi İhvan” örgütünden kurtulmak istediler. Suudi Ladin liderliğinde, on binden fazlasını Afganistan’a gönderdiler. Pakistan bu örgüte isthbarat, ABD ise para ile destek verdi.

1991 de SSCB Başkanı Gorbaçov’un istifa etmesinin ardından, Sovyetler dağıldı. Bağımsız kalan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki petrol ve doğalgaz Amerika’nın dikkatini çekti ve Afganistan üzerinden petrol ve doğalgaz hattı çizildi. Bunun için Sovyetlerle mücadele eden Suudi İhvan örgütünün uzantısı El-Kaidenin Afganistan’dan çıkarılması gerekiyordu.2001 de ABD’nin beklediği fırsat geldi. Dört yolcu uçağı Amerikan’ın sembollerine Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagona saldırdı. ABD, Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etti. başarısız olan ABD Afganistan’dan, ve Irak’tan çekilmek zorunda kaldı. El-Kaide lideri Ladin öldürülmüştü.Afganistan’da savaşan ve yoksul hayatından nefret eden Vahhabi görüşleri benimsemiş kişiler ülkelerine dönmeye başladı.

Başından attığı İhvan örgütünün geri gelme ihtimali Arabistan’ı çok korkuttu. Savaşmaya alışmış kişileri ülkesinde istemiyordu ve onlara savaş alanları gerekliydi.Eve dönüş, 2010 da devrim” şeklinde, Arap Baharı” ismi ile patlak verdi. Arabistan’dan* tarafından ülkeden çıkarılan İhvan üyeleri ve cihatçı anlayışı, Arap ülkelerinde destanlar yazıyordu. Bu kişilere özel Afganistan’dan ve Irak’tan sonra, savaş alanları bulunmuştu. Soğuk savaş sonrası tek kutuplu dünyada yeni düşman Cihatçı İslami görüşler olacaktı. 29 Kasım 2011’de hükümet kurma görevi Fas Kralı VI. Muhammed tarafından parti lideri Benkirane’ye verildi.Tunus’ta halkın pahalılık yaşaması ile meydana gelen isyan sonucu 17 Aralık 2010 günü, 23 yıllık devlet lideri devirildi.
Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali, Tunus’u terk etti.

Politik polis ve RCD iktidar partisi dağıtıldı, siyasi suçlular serbest bırakıldı.28 Aralık 2010 da Cezayir halkı ayaklandı. 19 yıllık olağanüstü hal kaldırıldı Mısır’da Hüsnü Mübarek 25 Ocak 2011 de devrildi bütün meşru seçimleri, yıllarca yasaklı Müslüman Kardeşler’in Hürriyet ve Adalet Partisi kazandı.21 Ocak 2011 de Arabistan’da “ihvan” ayaklanmaları çıktı. Suudi Kralı Abdullah ayaklananlara ekonomik ve siyasi imtiyazlar verdi, 2011 yerel seçimlerine sadece erkekler kabul edildi.14 Şubat 2011 de Bahreyn’de ayaklanmalar çıktı. Suudi ordusu ülkede krallığı kurtardı. Kral Hamad halka ekonomik imtiyazlar verdi politik suçlular serbest bırakıldı, başkanlar kovuldu.Suudi İhvan örgütü ile Mısırlı Müslüman Kardeşler, Mısır’da rejimi değiştirme konusunda fikri birliktelik halinde idi.

Terör korkusu ile % 50 katılımlı bir seçimde % 25 oy alarak başa geçen Mursi yönetimi, General Sisi yönetimindeki askeri darbe ile 2013 te devrildi. Musri idama mahkum olacaktı. Darbe yöneticilerine Suudilerin parasal desteği devam edecekti. Suudiler, Nasır sonrası ülkelerine kaçan Müslüman Kardeşlere yardım etmişti Şimdi tam tersini yapıyor, darbecilere para yağdırıyordu. Bu ihvan ve müslüman kardeşlerde şok yarattı.Arap Baharından korkan Arabistan, Arap ülkelerindeki ayaklanmalardan kaçan Selefi-İhvan savaşçılarının yurduna dönmesini istemiyordu. Savaşçı cihatçılara bir devlet gerekiyordu. Afganistan’da savaş sona ermiş, Arap baharında ülkeler zarar görmüştü.

İhvanın Suudi askerleri 1999 da IŞİD olarak iç karışıklık içindeki Suriye’de Rakkada meydana çıktı.pek çok kez ismini değiştirdi. Cemaat el-Tevhid vel-Cihad” Irak El-Kaidesi” adını aldı. 2006’da da “Irak İslam Devleti” Nisan 2013’te “Irak ve Şam İslam Devleti” olarak değiştirildi. .Örgütün lideri El Bağdadi’nin Irak hapishanesinden Amerikalılarca salındı Irak’taki El Kaide’nin liderlerini öldürüldüler Suriye’de 2011’de isyan başlattılar ABD ordusunun 2011 sonunda Irak’tan çekilmesi örgüte yaradı. 2011’de ki 800 olan terörist sayısı, 2012’de 2 bin 500’e, 2013’te 10 bine ulaştı.. El Kaideye baş kaldırdılar., Suriye’de rejime,Özgür Suriye Ordusu’na ve El Nusra’ya karşı savaşıp 1000 lerce insanı katlettiler Lübnan’da Şiilere karşı intihar saldırıları düzenlediler

Irak’ta Maliki hükümetine karşı silahlı isyanın başını çektiler. Vahhabiydiler Suriye ve Irakta acımasızca insanları katledip toprakları işgal ettiler abd israil gibi dış güçlerce desteklendiler İki milyar dolar maddi desteğe ve sınırsız silaha sahip oldular Amerika onlar satesinde Kürt Kolidoru” projesini uyguladılar Doğuda Barzani, batıda PYD’nin işgal ettiği topraklar insansızlaştırılıyor, İŞİD’ in çekildiği boş alanlara Kürt kökenli aileler yerleştiriliyordu. Türkiye IŞİD’e karşı sınırlarını kapadı. Sınıda teröristler Türk askerini öldürdüler. Türkiye IŞİD sığınaklarını havadan ve karadan bombaladı.2014 te Türkmenistan- Afganistan- Pakistan- Hindistan petrol-doğalgaz hattı inşaatına başlandı.

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 07.07.2018   #5
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

Kaynak vikipedi.com

Muhammed Mürsî

Mısır'ın seçimle ilk defa başa gelen, devrik 5.*cumhurbaşkanıdır*3 Temmuz 2013 de *Mısır Silahlı Kuvvetlerinin*askeri darbesi sonucu devrildi.
30 Haziran 2012*- 3 Temmuz 2013 arasında
Mısırda Cumhurbaşkanlığı yaptı Mursi, 8 Ağustos 1951 de, Mısır'ın kuzeyinde Şarkiye*iline bağlı Eladva köyünde doğdu. Beş kardeşin en büyüğü Mursi ilk eğitimini orada aldı. Babası çiftçi annesi ev hanımıydı. Mühendislik lisansını*Kahire Üniversitesi'nden aldı (1975 ve 1978). Mühendislik doktorasını*Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde tamamladı (1982).*Northridge Kaliforniya Eyalet Üniversitesi'nde yardımcı doçent oldu (1982-1985). eğitim vermek için Mısır'daki*Zagazig Üniversitesi'ne geldi.

yakın olduğu*Müslüman Kardeşler*hareketi içerisinde siyasete atıldı. Mursi 2000 ve 2005 yıllarında milletvekili oldu. Müslüman Kardeşler'in seçime katılmaları mümkün olmadığından parlamentoya*bağımsız siyasetçi girdi. 5 yıl*Mısır Halk Meclisi*üyeliği yaptı.*2011 Mısır Devrimi'ne muhalif bir lider olarak destek verdi ve 30 Nisan 2011 de Müslüman Kardeşler'in kurduğu,*Özgürlük ve Adalet Partisi'nin başkanı seçildi. 2012 Mısır cumhurbaşkanlığı seçimleri'nde*Müslüman Kardeşler'in adayı*Hayrat Şatır'ın adaylığı düşünce, yerine Mursi seçildi. Yoğun seçim kampanyası yürüttü. İlk turda*%25.5 oy aldı ve ikinci tura girmeye hak kazandı. İkinci turda da*%51.73 oy alarak, 5. cumhurbaşkanı oldu.

2012–13 Mısır protestolarında, 3 Temmuz 2013 tarihindeki büyük gösteriler sonucu*Mısır ordusu askeri bir müdahale ile yönetime el koydu. Mursi darbeyi kabul etmedi ve yandaşlarına direnmelerini söyledi. Muhammed Mursi'nin gözaltına alındığı, ev hapsinde tutulacağı bildirildi.16 Mayıs 2015 günü mahkemede idam cezasına çarptırıldı. 16 Haziran 2015 günü hakkındaki "casusluk" davasından müebbet hapse mahkum olurken, "cezaevi baskınları" davasında mahkeme idam kararını onadı. Lisans eğitimini 1975 de *Kahire Üniversitesinde*onur belgesi ile tamamladı. Daha sonra*Metalurji üzerine yüksek lisans yaptı. Güney Kaliforniya Üniversitesinden*başarı bursu kazandı doktora eğitimini1982 senesinde tamamladı.

Amerika Birleşik Devletlerindeki*Güney Kaliforniya Üniversitesinde*1982-1985 te arasında yardımcı profesör görevini üstlendi.*Zagazig Üniversitesi'nde 1985 ten 2010 senesine kadar mühendislik fakültesi dekanı olarak görev yaptı.
Kaliforniya Üniversitesinde çalışmalar yaptı onlarca çalışması vardır.*Nasa'da görev yapmıştır.*Metalurji*alanında tecrübe kazanmış çeşitli buluşlara katkıda bulunmuştur. 1977 de Müslüman Kardeşlere katıldı aldı. 1982 senesinden itibaren kurumun siyasi kanadında görev yaptı. 1995 senesinde "Gençlik Konseyine" seçildi. 2000 de *Mısır Meclisine*Müslüman Kardeşler'in adayı olarak gösterildi seçimleri kazandı. İhvanın resmi sözcülüğünü üstlendi.

2005 halk seçimlerinde, seçime girdiği bölgede en yakın rakibine çok büyük fark atıp en yüksek oyu alarak milletvekili seçildi. oylamanın tekrar yapılması üzerine oylamayı rakibi kazandı.
Kitle gösterileri, 30 Haziran 2013'te Mursi'nin yurt dışı seyahati ile başladı. Mısır Silahlı Kuvvetleri Muhammed Mursi'yi istifa konusunda uyardı Başbakanlık iki saat sonra, yaptığı açıklamada "Ordunun yaptığı açıklama ülkeyi karışıklığa sürükleyebilir" deniyordu. Mursi yönetimi, muhalefetin gösterilerinden sonra 3 Temmuz 2013 tarihinde askerin darbe yapmasıyla son buldu.
13. İslam Zirvesi 6 Şubat 2013 tarihinde, Kahire'de gerçekleştirildi. Açılış konuşmasını Muhammed Mursi yaptı. Zirvede oylamada 1. oturumun başkanı Muhammed Mursi seçildi. Zirvenin en çarpıcı olayı 1979 da İran ile Mısır'ın diplomatik ilişkilerini kopardığından bu yana İran Cumhurbaşkanının*Mısır'ı ziyareti oldu.Irkçılıkla Mücadele Zirvesi 30 Ağustos 2012 tarihinde İran'da Muhammed Mursi'nin ortaklığı ile yapıldı.

Kaynak vikipedi.com

Arap Baharı,

2010 yılında başlayan günümüzde de süren,*Arap Dünyasında yaşanan halk hareketleridir Arap Baharı;*Arap*halklarının*demokrasi,*özgürlük*ve*
insan hakları*taleplerinden ortaya çıkmış; bölgesel, toplumsal siyasi-silahlı harekettir. Protestolar, mitingler, gösteriler ve iç çatışmalar yaşanmıştır. Halklar, özgürlük mücadelesi adı altında birçok* Arap diktatörünü* devirmiştir. Tunus,*Mısır,* Libya,* Suriye,*Bahreyn,*Cezayir,*Ürdün*ve*Yemen'de büyük çapta;*Moritanya,*Arabistan,*Umman,*Irak,*Lübnan*v e*Fas'ta küçük çapta olmak üzere tüm*Arap Dünyasında*başgösteren mitingler, protestolar, halk ayaklanmaları ve silahlı çatışmalardır.
İslami demokrasi*talepleri artmış Birçok uzman bu eşi görülmemiş halk hareketini, Arap dünyasında yaşanan en büyük değişim olarak yorumlamışdır.

Birçok ülke, kuruluş ve uzmanlar hareketlerin farklı sancılı, çalkantılı değişimin*baharı*olarak benimsemişler ve halk hareketine*Arap Baharı*demişlerdir. Protestolar, Arap Dünyası'nda işsizlik, enflasyonu, yozlaşma,*ifade özgürlüğü, usulsuzlük kötü yaşam koşulları gibi pek çok sorun sonucunda önce*Tunus'ta*Muhammed Buazizi'nin kendini yakmasıyla başlamıştır. benzer sorunlar yaşayan ülkelerde yayılmıştır. Protestolar, ilk olarak*18 Aralık*2010*da*Tunus'ta başlamış Mısır,*Yemen,*Cezayir*ve*Ürdün'e sıçramıştır. ayaklanmalar*Tunus*ve*Mısır'da başarı göstermiş 23 yıldır yönetimde olan*Zeynel Abidin ile 30 yıllık yönetici*Hüsnü Mübarek'in görevlerini bırakmasıyla sonuçlanmıştır.

Orta Doğu*ve*Kuzey Afrika'nın tamamına yayılmıştır Arap*ülkeleri olmayan* İran,* Arnavutluk* ve*Ermenistan'da bile, Arap Baharı'nın etkisi küçük çapta gözlenmiştir. Tunusta 17 Aralık 2010 da Muhammed Buazizi'nin kendini yakması ve
Ülke çapındaki protestolarda işgali*Zeynel Abidin ve*Muhammed Gannuşi*ülkeyi terketti Küçük çapta protestolar, ve reformlar sonucunda Mısırda 25 Ocak 2011Ülke çapında protestolar, başladı kamu alanlarının işgali, devlet ve polis binalarının yakılması, hapishane baskınları gerçekleşti. Mısır ordusu, hükümeti devirerek halka silahlı saldırı düzenledi.*•Hüsnü Mübarek ve*Ahmet Şefik'in istifası; gerçekleşti

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 07.07.2018   #6
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

kaynak blog.milliyet.com

YASER ARAFAT’IN BM KONUŞMASI
13 Kasım 1974

Manda yönetimi ile Siyonist entrika sonucu bazı ülkeler günlerinde*Filistin yurdunun paylaşılmasını onayladı. Bu, şüpheli eylemler ve güçlü baskılarla’ gerçekleştirildi. Bm Genel Kurulu hakkı olmadığı halde bölünmez yurdu taksim etti.kararı reddettiğimizde taksim sömürgeci Yahudilere) Filistin’in % 54’ünü bağışladı sivil Arap nüfusu terör savaşına götürdü. Milyonlarca Arabı yerlerinden ederek Filistin’in % 81’ini işgal ettiler.
385’ini tümüyle tahrip ve yok ettiler 524 Arap kasaba ve köyünü işgal ettiler. Çiftlik ve korularımızın harabelerine yerleştiler.*Filistin sorununun kökleri burada yatmaktadır.Sebebleri iki din ya da milliyetçilik arasındaki çatışmadan doğmamaktadır.

Komşu devletler arasındaki sınır çatışması değildir. Bu; yurdundan mahrum bırakılmış, köklerinden ayrılmış ve dağıtılmış, çoğunluğu sürgünde ve mülteci kamplarında yaşayan bir halkın davasıdır. Yabancı işgalcilerin, bayındır hale getirmesi yurdumuzun kimsesiz ve çöl halinde bulunduğu, sömürgecilerin kimseye zarar vermediği efsanesinin propagandasına şahit olmak, halkımıza acı vermektedir.Filistin’in kültür ve medeniyetlerin beşiği olduğunu*dünya bilmeli
Onun Arap halkı, binlerce yıl çiftçilik yapmakta, yurdunu inşa etmekte, ibadet örneği veren bir kültürü tüm topraklarına yaymakta inançlı muhafızlar olarak bütün dinlere ait kutsal yerleri korumaktadır.

Kudüs’ün oğlu olarak, kendim ve halkım için felâket öncesinde kutsal şehrimizin hâkim din kardeşliğinin güzel hatıralarını ve canlı hayallerini kendim ve halkım için kıymetli tutarım. Halkımız* İsrail Devleti’nin kuruluşuna kadar aydınlığını sürdürdü. halkımız Filistin topraklarında insanî rollerini devam ettirdi Onlar, topraklarının saldırgan ve ırkçı bir medeniyeti, barışı tahribi amaçlayan saldırgan ve ırkçı bir kampa izin vermeyeceklerdir.
Halkımız tek tanrılı inanışın eşiğini, ana yurtlarını, Arap ulusunu, kültür ve uygarlıklarını savunma görevinin öncelik taşıdığını kabul ederek, işgalcilere direnerek, atalarının mirasını koruyacaktır.

Filistin halkı, binlerce doktor, hukukçu, öğretmen ve bilim adamı yetiştirerek, gaspedilmiş yurtlarına komşu Arab ülkelerinin gelişmelerine aktif olarak katıldılar. Gelirlerini mülteci kamplarında kalan küçükler ve yaşlılara yardımda kullandılar. Genç kız ve erkek kardeşlerini eğittiler, ebeveynlerini desteklediler ve çocuklara göz kulak oldular. Filistinliler yurtlarına dönmenin rüyasını gördüler.
Filistinlilerin Filistin’e bağlılığı, Filistin’e dönme azmi azalmamıştır. Onları Filistinli kimliği ve anayurt bağlılığından vazgeçirmeye hiçbir şey razı edemez.

Halkımız topluma olan inancını yitirdiğinde Filistin toprağından vazgeçmeyecekleri açıklık kazanınca,*halkımızın silâhlı mücadeleden başka bir çaresi yoktu.O mücadeleye bütün imkânları ve insan gücüyle girişti. Mücadelemizi saptırmak ve durdurmak isteyen İsrail terörünün pis eylemlerini yiğitçe karşıladık.Bizi yok etmek isteyen tehlikeye direnerek, kendi kaderini ve anayurdumuza dönüş hakkını yeniden kazanma çabasıyla 10 yıllık mücadelemizde binlerce şehit verdik iki katı yaralımız sakat kalarak, zindanlara düşerek kendilerini feda ettiler. İsrail zindanlarında toplama kamplarında ya da tecavüzün ve tehdidin her türlüsüyle karşılaştıklarında Filistinli halkımız, sonsuz bir vakar ve hayran olunacak devrimci bir ruh içerisinde, kendisini kaybetmedi.

O’nun mücadelesi mevcudiyet içindir ve o, yurdunun Arap karakterini koruma yolunda gayretini devam ettirecektir. baskı, zulüm ve teröre karşı direnecektir. Filistin Kurtuluş Örgütü, meşruiyetini fedakârlıktan ve kendisini mücadeleye adayan liderliğinden kazanmıştır. meşruiyet*FK֒ye, kendisini mücadeleye seçen, uyum içinde olduğu Filistinli kitlelerce bahşedilmiştir. meşruiyet Arap uluslarının desteğiyle daha da güçlenmiştir. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Filistin halkının tek temsilcisi olduğu, kurtarılmış Filistin topraklarında bağımsız millî devlet kurmaya memur olduğu kabullenilmiştir.
Filistin Kurtuluş Örgütü başkanı ve Filistin devrimi Lideri olarak resmi yetkimle, Filistin’ine ait umutlarımızı konuştuğumuzda Filistin’de bizimle barış içinde ve ayırım olmayan bir şekilde yaşamayı seçen Yahudileri kapsadığını açıklıyorum.

Filistin Kurtuluş Örgütü başkanı ve Filistin devrimi lideri olarak resmi yetkimle Yahudileri Siyonist* ideolojinin ve İsrailin aldatıcı vaadlerine yüz çevirmeye çağırıyorum.Onlar Yahudilere daimi bir kan dökme, sonsuz bir savaş ve devamlı bir esaret teklif ediyor Onları, ferah olan diyara davet ediyoruz.Biz onlara en asil çözümü, demokratik Filistin’imizde, barış çerçevesinde yaşamayı teklif ediyoruz. Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı ve Filistin devrimi lideri olarak resmi yetkimle mücadelede halkımıza destek olmanızı rica ediyorum.Bu hak Birleşmiş Milletlerde kutsal kabul edilmiştir Silâhlı güçlerce, baskı ve zulümle bir göçe zorlanan halkımızın anayurduna yerleşmesine yardımcı olmanızı istiyorum.

mülklerimizi ve topraklarımızı yeniden kazanabilir, hür ve egemen olarak millet olmanın imtiyazlarına kavuşabiliriz.bütün kaynaklarımızla medeniyete katkıda bulunabiliriz. Filistinliler insanlığın hizmetinde yaratıcı olabilirler. ondan sonra Kudüs’ümüz bütün dinlerin sükûnet içindeki kutsal yeri olarak tarihi rolünü kazanabilir. Sizden halkımızın topraklarında millî ve bağımsız egemenliklerini kurmalarını kolaylaştırmanızı istiyorum.Bugün bir zeytin dalı ve özgürlük savaşçısının silâhını taşıyarak geldim.
Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin.
Tekrar ediyorum: Zeytin dalının elimden düşmesine izin vermeyin.Savaş Filistin’de alevlenir ve Barış yine Filistin’de doğacaktır.”

Kaynak sabah.com.tr

Mursi'nin darbeden önce son sözleri

Mursi'nin darbeden önceki son konuşması adeta bir vasiyet Mısır'ın ilk seçilmiş cumhurbaşkanı Muhammed Mursi şehitlerin kanıyla hep beraber kazanılan devrimi koruma çağrısında bulunuyor.
Hakkı ve hukuku korumanın bedelini gerektiğinde canımla, hayatımla ödeyeceğim "Sizleri, çocuklarımızı; bizden sonraki evlatlarımızı korumak istiyorum. Kızlarımız, geleceğimizin anneleri! Onlar çocuklarına anlatacaklar, 'Adamdılar' diyecekler." Hiçbir zaman haksızlığa boyun eğmeyin. Hiçbir zaman alçalıp boyun eğmeyin. Vatanımızdan, hukukumuzdan, haklarımızın ve dinimizden en ufak taviz vermeyin." diyen haklarımızın bedeli için kanım akacaksa, ben kurban vermeye hazırım. Allah her şeye kadirdir. Kimse sizi aldatmasın. Sakın aldanıp tuzaklara düşmeyin." Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi haktan saptırma. Bize kendi katından rahmet ihsan eyle. sen çok ihsan edicisin!"Yusuf Suresinden Allah buyuruyor: "Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 07.07.2018   #7
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

Kaynak haber7.com

Esed'in yaptığı tüm katliamlar

Esed, 4 yıl içinde 150 bin insanı öldürdü
25 Mayıs 2012: Rejim yanlısı milisler, Şebbiha birlikleri, Hule’ye saldırı düzenledi. Yarısı çocuk 110 sivil hayatını kaybetti.15 Temmuz 2012: Hama'nın Tremse Köyü'nde 267 kişi öldürüldü.
18 Ekim 2012:*Suriye'de Esed'e bağlı savaş uçakları, İdlib'in Maarat el Numan beldesine gerçekleştirdiği bombardımanda çok sayıda ev yerle bir oldu. enkaz altından çok sayıda parçalanmış ceset çıkarıldı.12 Aralık 2012'de*Alevilere yönelik saldırıların en büyüğü gerçekleştirildi. Hama Akrab köyünde patlayan bombalar 125 kişinin ölümüne veya yaralanmasına yol açtı.EKMEK FIRININDA BEKLEYENLER VURULDU

23 Aralık 2012: Suriye'de rejim güçlerin, Hama'nın Halfaya kasabasında fırını bombaladı ekmek için kuyrukta bekleyen kadın ve çocukların bulunduğu en az 93 kişi öldü.CESETLER NEHİRLERE ATILDI
29 Ocak 2013: Suriye’nin kuzeyinde yer alan Halep’in Bustan’ul Kasir bölgesinde elleri arkadan bağlı infaz edilen 80 kişinin cesedine ulaşıldı.
4 Şubat 2013: Halep'te bir mahalleye düzenlenen saldırıda 22'si çocuk 68 kişi hayatını kaybetti.
21 Nisan 2013: Suriye'nin başkenti Şam kırsalında gerçekleştirilen hava saldırılarında çoğu çocuk 85 kişi hayatını kaybetti.BANYAS KATLİAMI
6 Mayıs 2013: Suriye'de Esed ordusu Tartus'ta bir Sünni köyü el Bayda'ya gerçekleştirdiği katliam.*Ordunun çoğu kadın ve çocuk olmak üzere, yüzlerce kişiyi katlettiği köyde kaçmaya çalışan çocukları öldürdü.

21 Ağustos 2013:*Katliamlarına aralıksız devam eden Esed, 21 Ağustos'da Guta'ya kimyasal silah yağdırdı. Dünyayı şoke eden katliamda 600'ü kadın ve çocuk 1300 kişi hayatını kaybetti. Saldırın kan dondurdu.20 Ocak 2014:*'ün başlarında Anadolu Ajansı tarafından yayınlanan fotoğraflarda Esedin kan donduran işkenceleri ortaya çıktı. Zayıflıktan kemikleri gözüken mahkumlar işkencelere tabi tutuldu 25 Nisan 2014: Esed muhaliflere yönelik ağır silahlarla düzenlediği saldırılarda, 15'i çocuk, 10’u kadın olmak üzere 128 kişi hayatını kaybetti.
3 Eylül 2014:*Esed rejimi savaş uçakları İdlib'in Nıkeyr köyünde katliam yaptı

Kaynak islahhaber.net

Banyas katliamı!

Bebekler yakıldı anneler bıçaklandı! Tarih 02 Mayıs 2013 'ü gösterdiğinde Suriye'nin sahil kenti Tartus'a bağlı Banyas kasabasıyla Beyda köyünde Sünnilere yönelik katliam gerçekleştirildi. vahşette çocuk ve kadın demeden ez az 384 kişi Esed rejimi tarafından vahşice katledildi. Katliamın üzerinden geçen yıllar acıları unutturmadı.
Banyas katliamının rağmen acıları taze. O günkü katliamda, Esed rejimi Banyas’ın el-Beyda köyüne keyfi saldırıları sonucu ateşli ve kesici silahlarla net 384 kişiyi hunharca katleddi.Sünni sivilere yapılan en kanlı saldırıda kayıtlara geçen katliam'ın baş sorumlusu Suriye'de Esed rejim güçleri safında yer alan Mukaveme-i Suriye örgütünün lideri Mihraç Ural'dı.

Esed rejimin komutanlarından ve Suriye istihbaratına yakınlığıyla bilinen Esed yandaşı “Mukaveme-i Suriye” örgütüne mensup, *Reyhanlı katliamıının baş sorumlusu sırtlan lakaplı Esed'in Celladı Mihrac Ural’ın Banyas katliamından sosyal medyada yayınlanan videosunda Ural'ın "bölgenin temizlenmesi" çağrısını içeren sözleri katliam talimatı olarak yorumlanmış ve Banyas katliamı gerçekleştirilmişti. Banyas-Beyda, Suriye’de Esede karşı başlatılan savaşın başlangıcından bu yana silahlı çatışma olmamıştı.Esed Rejim güçleri, o gün 77 çocuk ve 62 kadın olmak üzere Banyas katliamında 384 masum canı, vahşice katleddi, Esed işlediği bu katliamla tarihe adını kara leke olarak yazdırdı

Banyas’ta Esed rejiminin çocuk yaşlı kadın demeden silahlı ve bıçaklı kıyımları sonucu sivil halktan 384 kişiyi katleddi. İnsanların çoğu sokaklarda, annelerinin kucağında ateşli ve kesici silahlarla öldürülmüş,doğranmış ve yakılmış vaziyette bulundu can vermemiş insanların bedenleri Esed ordusunca araçlarla ezilmekte ve cesetleri yakılmaktaydı.REJİM TV'Sİ KATLİAMI CANLI YAYINLA DÜNYAYA SUNDU şehirde Sünniler azınlıkta ve Nusayri köylerinin oluşturduğu “Halk Komiteleri bulunmaktaydı. Suriye Baas rejiminin dünya kamoyuna tanıttığı Beyda Katliamını, teröristlere karşı bir operasyon olarak sundu.
Rejim kanalları yaşanılan vahşet ve katliamı hiç göstermediler *rejim TV'si *sadece *Teröristleri öldürdük diyerek katliamı örtbas etmekle yetindi

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 25.07.2018   #8
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

Kaynak sahipkıran.org

SUUDİ KRALLIĞI VE SUUDİ HANEDANI

Suudi Arabistan’ın tarihi üç evredir Birinci Suud Devleti, İkinci Suud Devleti ve günümüz Suudi Arabistan Krallığı. Birinci Suudi Devleti
Suud Ailesinin bilinen en eski atası El Muraydi olup, 1446-1447 yıllarıında kabilesi Murudah ile Diriyah şehrine yerleşmiştir. Necid bölgesinde yaşamış Adnani kabilesinin Rabia kolundan gelmektedir. Zaman içinde Murudah kabilesi Diriyah şehrinin yöneticisi haline gelmiştir.
1744 te Muhammed Bin Suud tarafından kurulan Birinci Suud Devleti, günümüzdeki Suudi Krallığı’nın egemen olduğu topraklarda etkisini göstermiş, Yemen, Umman, Suriye ve Irak’a saldırmıştı. saldırılar dinsel izler taşımakta olup İslam Bilgini Abdül Vahab’ın ve onun takipçileri tarafından yapılmaktaydı. Vahhabiler olarak adlandırılan grup içinde Suudiler belirgin rol üstlenmiştir.

Birinci Suudi Devletinin başkanı “İmam” ünvanı almış olup, İlk İmam Muhammed Suud’u en yaşlı oğlu Abdülaziz izlemiştir. 1765 te başa geçen Abdülaziz, 1802 de Şii’lerce kutsal sayılan Kerbela şehrine 10,000 kişiyle saldırmış, Hz. Hüseyin’in türbesini tahrip edip, 2,000 kişiyi öldürmüştür şehri yağmalamıştır. Kerbela saldırısı Osmanlıları ve Mısırlıları, Suudilerin barışı tehdit ettiğine ikna etmiştir. Abdülaziz 1803 te suikast ile öldürülmüştür. Abdülaziz’den sonra başa geçen Suud, devleti en geniş sınırlarına ulaştırmış, 1814 te ölmüştür. Osmanlı-Mısır ittifakı ile topraklar Suudilerden alınmış, başa geçen Abdullah Suud kaybettiği toprakları için mücadele vermiştir. Mısır kuvvetleri Suudi Başkenti Diriyah’ı 1818’de ele geçirmiş, Abdullah Bin Suud yakalanarak İstanbul’a gönderilmiş ve idam edilmiştir.

Abdullah Suud’un aile üyeleri Mısır ve İstanbul’da hapsedilmiş ve Diriyah şehri temizlenmiştir. 1818 de Suudiler Necidde otoriteyi sağlamış Başkenti Riyad olan İkinci Suudi Devleti’ni kurmuşlardır. Birinci Suudi Devleti’ne nazaran ikincisi dar bir alanda etkili olmuş, Hicaz bölgesine hâkim olamamıştır. Bu devlet çok iç karışıklıklarla mücadele etmiştir. İlk Suudilerin kurucusu Muhammed Bin Abdullah’ın torunu olan Türki Mısırlıların elinden kurtulmayı başararak, Riyad ve çevresini Mısırdan geri almış ve ikinci devletin kurucusu olmuştur. Türki kuzeni Mishari tarafından 1834 te öldürülmüş, ancak kendisi de Riyadda kuşatılarak, Türki nin oğlu Faysal tarafından öldürülmüştür.

Mısırlılar dört yıl aradan sonra Riyad bölgesine saldırı düzenlemiş ve 1838 de Faysalı hapsedmiştir. Sonrasında, Osmanlı Devleti Halid Bin Suud’u Riyad Valisi atamıştır. Halid Bin Suud, Faysal’ın tek kardeşi idi ve uzun yıllar Mısır’da hapis yatmıştı. 1840 da Mısırlılar bölgeden çekilmek zorunda kalmış ve Halid’e desteği sağlayamamışlardı. Halid, Suud ailesinin Thunniyyan koluna mensup Abdullah Bin Thunniyyan tarafından devrildi. Bir yıl sonra Faysal Mısır tarafından serbest bırakıldı. Faysal Riyad bölgesini geri aldı ve oğlu Abdullah’ı veliaht tayin etti. bölgeyi oğulları Abdullah, Suud ve Abdül-Rahman arasında paylaştırdı.Faysal’ın 1865 te ölümünün ardından oğulları arasında mücadele başladı, bunu fırsat bilen Hail bölgesinden El-Raşid kabilesine mensup Muhammed Bin Abdullah Bin Raşid bölgeye müdahale etti ve 1891 yılında Mulayda Savaşında Faysal’ın kalan son oğlu Abdül-Rahman Bin Faysal’ı Necid bölgesinden kovdu ve İkinci Suudi Devleti’ne son verdi.


Mulayda yenilgisinin ardından Abdül-Rahman Bin Faysal ailesi ile Kuveyt’e göç etti ve Kuveyt emiri Mübarek Sabah’ın misafiri oldu 1902 de Abdül-Rahman Bin Faysal’ın oğlu Abdülaziz, topladığı kuvvetlerle Riyad Valisini devirmiş ve yönetimi ele almıştır.Abdülaziz gelecek 30 yıl boyunca El-Raşid kabilesi, Mekke Şerifi ve Osmanlılar ve amcası Suud Bin Faysal ile mücadele verdi. “İbn Suud” olarak anılan Abdülaziz, Osmanlı Sultanı’nı kabul ederek “Paşa” ünvanı almıştı İngilizler ile ittifak kurdu. İngilizler ile yaptığı 1915 tarihli Darin Anlaşması ile 1915-1927 yıllarında Britanya İmparatorluğu’nu kabul etti. Daha öncesinde kendisini “Necid Sultanı”, “Hicaz, Necid ve çevresinin Kralı” ve “İmam” olarak adlandıran Abdülaziz, 1932 de kendisini “Suudi Arabistan Kralı” ilan etti.

1937 de Amerikan araştırmacılar Dammam bölgesinde zengin petrol kaynakları buldular bu tarihten önce Suud Ailesi büyük yokluk içerisindeydi. İbn Suud hayatı boyunca çok kez evlendi, çevresindeki Beni Halid, Ayman, Shammar ve El- Eşşeyh kabilelerinin üyeleri ile evlilikler yaptı. İbn Suud 1953 te ölmeden önce 1945 te ABD ile ittifakını pekiştirdi. İbn Suud 1953 te öldükten sonra tahta oğlu Suud geçti. Suud’un yaptığı aşırı harcamalar onu kardeşi Faysal ile karşılaştırdı 1964 te kraliyet ailesi Suud’u Faysal’dan yana zorladı. İbn Suud’un genç oğullarından Talal öncülüğünde bir grup prens, kendilerine “Özgür Prensler” adı vererek Mısır’a sığındılar. liberalleşme ve özgürlüğü savunuyorlardı.

Faysal tahta çıktığında onları dönmelerine ikna etti. Affedilmişlerdi kendileri ve oğulları gelecekte hükümette herhangi bir pozisyona gelmekten mahrum bırakıldılar. Faysal, 1975 te kuzeni Musaid tarafından öldürüldü, Musaid derhal idam edildi. Tahta kardeşi Halid geçti. tek öz kardeşi Muhammed, tahtta hak iddia etmedi Halid 1982 yılında kalp krizinden öldü. Tahta, dönemin en güçlü prenslerinden “Sudayri Yedilisi” kardeşlerden en yaşlısı Fahd geçti.yedi kardeşe “Sudayri Yedilisi” denilmesinin sebebi İbn Suud’un en gözde eşi Hassa Bint Ahmad El-Sudayri’den doğmalarıydı. “Fahd 1986 da kendisine “İki Kutsal Mescidin Koruyucusu” ünvanını verdi.
1995 te felç geçirid, yetki ve sorumluluklar Fahd’ın öldüğü 2005 yılına kadar aşama aşama Abdullah’a geçti.

Abdullah, 2009 da Savunma Bakanlığı’na ve İkinci Başbakanlık makamına daha genç kardeşi Sultan’ı atadı. Sultan 2011 de öldü. 2009 da kardeşi Nayef’i İçişleri Bakanlığı’na atadı. Nayef 2012 de İsviçre’de öldü. 2015 e gelindiğinde uzun bir hastalığın ardından Abdullah öldü ve veliaht prens Salman Bin Abdülaziz yeni kral ilan edildi. Suudi Kralları Muhammed Bin Suud’un soyundan gelmektedir. Ülkede kral yasama, yürütme ve yargıyı elinde bulundurmakta, Başbakanlık görevini yürütmekte ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmektedir.Ailenin kalabalık olması krallık vazifelerini ailenin yürütmesine ve yönetimin her kademesine ailenin hâkim olmasına olanak sağlamaktadır. yaklaşık 7,000 prens mevcut olup, Kral Abdülaziz’in 200 erkek çocuğu ülkedeki yönetimin başında bulunmaktadır. Bakanlar Kurulu Kraliyet ailesinin üyelerinden seçilmektedir.

2006’da yayınlanan Kraliyet Kararnamesinde Suudi Kralları, Suudi Prenslerce seçilecektir. Suud Kraliyeti geçmişten bu yana üç aşamadan geçmiştir: Birinci Suudi Devleti, İkinci Suudi Devleti ve günümüz Suudi Arabistan Krallığı.
Birinci Suudi Vahhabilik ile birlikte ortaya çıkmış, İkinci Suudi sürekli iç çatışmalar yaşamıştır, üçüncü günümüz Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’da ciddi bir etkisi mevcuttur. Suudi Ailesi, Osmanlı Devleti, Mekke Şerifi, dâhil olmak üzere Suudi Arabistan’ın içinde ve dışında çok sayıda İslamcı grup ile çatışma yaşamış ve yaşamaya devam etmektedir. Günümüzde Suud soyadı Muhammed Bin Suud ve kardeşleri Thunayyan, Farhan ve Mishari’nin soyundan gelenler tarafından kullanılmaktadır.

Suud ailesi yönetimde etkili makamlarda bulunmakla birlikte, Suudi Krallığı’na varislik konusunda söz sahibi değildir. Kral devletin başıdır mutlak siyasi gücü elinde bulundurur bakanları atar En önemli bakanlıklar Savunma, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıklarıdır Suud ailesine ayrılmıştır. 13 bölgeye ayrılmış olan ülkede valilikler de Suud ailesine verilmektedir. Finans, Çalışma, Bilgi, Planlama, Petrol ve Endüstri alanları dışarıdan isimlere verilebilmektedir. Kritik askeri görevler Suud ailesindedir. Kraliyet ailesi ulemanın, ticari grupların ve nüfusun desteğine ihtiyaç duymaktadır. Siyasi ve yönetimsel atamalar uzun soluklu olmaktadır. Kral Abdullah, tahta geçmeden önce 1963-2010 yıllarında Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başkanlığını yürütmüştür

, Prens Sultan ise 1962’den 2011 de ölünceye kadar Savunma ve Havacılık Bakanlığı görevinde kalmıştır. Prens Mutain 1975-2009 yıllarıında Belediye ve Kırsal Hizmetler Bakanlığı, Prens Nayef 1975-2012 yıllarında İçişleri Bakanlığı, şu anda tahtta olan Kral Selman, 1963-2011 yıllarında Riyad Bölgesi Valiliği yapmıştır. Uzun vadeli görevler prenslerin servetlerini artırmalarına derebeyliklerini kurmalarına neden olmuştur.
Kilit görevdeki prensler, kendi oğullarını yüksek mevkilere atayarak güçlerini korumayı tercih etmişlerdir. Örneğin, Prens Abdullah, 2010 a kadar Ulusal Güvenlik Konseyinde Başkan Yardımcılığı, Prens Muhammed Bin Nayef İçişleri Bakan Yardımcılığı, Prens Halid Sultan ise 2013 e kadar Savunma Bakan Yardımcılığı görevini sürdürmüştür.

Prens Mansur Bin Mutaib, 2009 da babasının yerine Belediye ve Kırsal Hizmetler Bakanlığı’na getirilmiştir. zengin ödeneklere ve geniş imkânlara sahip bakanlıklardaki görevler ailede paylaştırılmıştır. Suudi Krallığının kurucusu Kral Abdülaziz Suud’dan bu yana krallık oğulları arasında, kardeşten kardeşe geçerek devam etmiştir. Prens Salman 22 Ocak 2015’te kral olmuş, sıradaki aday ise Veliaht Prens bin Nayif’tir. Kraliyet ailesi mensuplarının isimlerindeki “İbn” ve “Bin” ünvanları aynı anlam taşır oğlu” olduğunu ifade eder. “

Kral Abdülaziz Bin Suud (1876-1953): 1932’den 1953’te ölümüne kadar 21 yıl tahtta kalmıştır.
Kral Suud Bin Abdülaziz (1902-1969): Kardeşi Faysal tarafından devrilinceye değin 1953-1964 arasında 11 yıl tahtta kalmıştır. Kral Faysal Bin Abdülaziz (1904-1975): Kuzeni Faysal bin Musaid tarafından öldürülünceye kadar 1964-1975 yılları arasında 11 yıl tahtta kalmıştır.Kral Halid Bin Abdülaziz (1912-1982): Ölümüne kadar 1975-1982 yılları arasında 7 yıl tahtta kalmıştır.
Kral Fahd Bin Abdülaziz (1921-2005): Ölümüne kadar 1982-2005 yılları arasında 23 yıl tahtta kalmıştır.Kral Abdullah Bin Abdülaziz (1924-2015): Ölümüne kadar 2005-2015 yılları arasında 10 yıl tahtta kalmıştır. 2012 yılında, 1936 doğumlu Prens Salman’ı ve 1945 doğumlu Prens Mükrin’i veliaht tayin etmiştir.

Bunların dışında veliaht olarak tayin edilmiş ancak Kral olamayan prensler:Veliaht Prens Talal Bin Abdülaziz (1931-) Dengesiz olduğu düşünülmüş, 1960’larda Suudi Ailesini eleştirdiği için sürgüne gönderilmiştir. Şu anda hayattadır.

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt bir Hafta önce   #9
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

Kaynak ehli sünnet büyükleri.com

Ömer Muhtarın SON SÖZLERİ

Ömer Muhtar, 1862 de, Libya’da Defne bölgesinin Batnan kasabasında dünyaya geldi kabilesi Münifiye izzet ve şerefiyle meşhurdu Babası Muhtar, mert ve cesaretliydi kahramandı Mısır’ın İngiliz işgalinde olması, Osmanlının güçlü olmaması Libya’yı kolay bir lokma gören İtalyanlar 27 Eylül 1911’de Osmanlı hükümetine ültimatomla Trablusgarb’a çıkarma yaptılar...*

İtalya işgalin 15 günde bitecegini düşünüyordu bir avuç Osmanlı kuvveti ile Libya halkı büyük bir direniş sergiledi. İtalyanlar sıkışıp kaldı. Savaş çıkmaza girdi...*Balkan Harbinin başlaması ile İtalya ile uzlaşmaya giden Osmanlı kuvvetlerinin çekilmesi ile Libya zalim İtalyan güçleri ile baş başa kaldı. “Senusi” mücahidinin başı Seyyid Ahmed Senusi idi.askerî dehası ile Osmanlı subaylarının dikkatini çeken Senusilerin “Onun gibi on insan olsaydı, bize yeterdi” dediği bir kahraman vardı... o arslan, Ömer Muhtar’dan başkası değildi. Ülkesini kahramanca savundu, , tanka, topa karşı piyade ve at ile dayandı. yaralandı esir edildi... 15 eylül 1931 de İtalyan mahkemesi onu sahte bir duruşmaya çıkardı Graziani’nin emrettiği gibi idam kararı veren mahkemeye muhtar şu tokadı savurdu:*

“Hüküm ve karar yalnız Allah’ındır. Sizin sahte hükmünüzün geçerliliği yoktur. “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” Biz Allah’ın kullarıyız ve sonunda ona dönücüleriz.”toplama kamplarından getirilen binlerce Libyalının gözleri önünde sakin ve korkusuzca idam sehpasına çıktı. Fecr suresini
Ey huzura ermiş nefs! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön” ayetlerini okudu Özgürlüğü için her şeyi göze aldığı yeşil dağlara son Kez baktı milleti yetim bırakarak ebedî âleme kanatlandı...


Kaynak tdv islam ansiklopedisi.org

Müellif RAMAZAN ŞEŞEN

BUHARA Mâverâünnehir’de tarihî bir şehirdir

İsmâil b. Ahmed es-Sâmânî Türbesi – Buhara / Özbekistan

Mugak Attari Camii – Buhara

Zerefşân ırmağının aşağısında büyük vahada yer alır Özbekistan sınırları içindedir denizden yüksekliği 220 metredir. Kara ikliminin tesiri altındadır kışlar soğuk (ocak -0,6 °C), yazlar sıcaktır (temmuz 29,5 °C). Yıllık yağış ortalama 135 mm. kadardır. bölgede çok eski şehirler kurulmuştur Büyük İskender devrinde Semerkant’tan başka Zerefşân ırmağının aşağısında başka bir şehir daha vardı. Hicretin ilk asırlarında bölgedeki yerleşimlerden biri de Râmîsen’dir buranın eski Buhara’ya bağlı olduğu söylenir V. yüzyıl Çin kaynaklarında Buhara’nın merkezi Nûmickes’ten Numi şeklinde söz edilir. Buhara adı ilk defa Pu-ha şeklinde 630 da Çinli seyyah Hüang-Tsang tarafından kullanılır. Şehrin adı eski paralar üzerinde “Pwy’r ywB” şeklinde geçer Buhara adı çok önceleri kullanılmıştır Sanskritçe vihara kelimesi Türkçe buhardan türemiştir Nûmickes şehrinde kurulan bir manastır dolayısıyla şehre bu ad verilmiştir.*

Müslümanlar bölgeye geldikleri sırada hükümdara Buhar-hudah = Buhara sahibi deniliyordu. Çin kaynağına göre hânedanın beylerinden biri 627 de atalarının yirmi iki batından beri burada hüküm sürdüklerini söylemiştir. yerli dilin Soğdcadır. İbn Havkal Buhara halkının Soğdca ve Farsça konuştuğunu söyler İranlılar İslâm’dan önce burada koloniler kurmuşlardır

Buhara’nın tarihi müslümanlıkla aydınlanmaya başlar. Hz. Peygamber Buhara’nın fethini müjdeler Şehir (674) yılında Muâviye’nin Horasan Valisi Ubeydullah tarafından fethedilir Bu
şehrin hükümdarı Bîdûn Hatun idi Taberî bu kadının Türk hakanının karısı olduğunu söyler. Bîdûn Hatun antlaşmaya göre yıllık 1 milyon dirhem ve 2000 muharip verecektir. antlaşma iki yıl sonra Vali Saîd tarafından yenilenmekle beraber İslâm hâkimiyeti devamlı olmadı ve şehir müslümanların kontrolünden çıktı. Emevîler’in meşhur kumandanı Horasan Valisi Kuteybe (706-709) yıllarında Buhara halkı ve Türk müttefiklerini kırdı ve şehre Arap garnizonu yerleştirdi. Buhara’nın etrafındaki çöl ve bozkırları Türklerin yurduydu Ubeydullah Buhara’dan Basra’ya dönerken 2000 yerli okçu götürmüştü. Bunlardan biri Reşîd et-Türkî idi Bîdûn Hatun oğlu Tuğşâde adına nâibe sıfatıyla on beş yıl hüküm sürmüştür. Tuğşâde’nin Kuteybe b. Müslim tarafından (710) yılında Buhara’ya tayin edilen genç bir hükümdardır. Tuğşâde müslüman olmuş, otuz yıl Buhara’da hüküm sürmüş Ramazan Ağustos 739 da Semerkant’ta Horasan Valisi Nasr b. Seyyâr’ın ordugâhından iki kişi tarafından öldürülmüştür. Türkler bu bölgeyi geçici olarak birkaç defa ele geçirdiler; 728-29 yılında Buhara’yı kuşattılar

Tuğşâde’nin öldürülmesiyle yerine oğlu Kuteybe hükümdar oldu müslümanların takdirini kazandı. (750-51) de Şerîk Şeyh’in Abbâsîler’e isyanını Ziyâd b. Sâlih Buharhudât’ın yardımıyla isyanı bastırdı. Kuteybe Ebû Müslim tarafından Buharada İslâmiyet’in zayıflamasından mesul tutularak öldürüldü. Yerine kardeşi Bünyât da Halife Mehdî devrinde zındık Mukanna‘ taraftarlığından idam edildi. Buharhudâtlar idaredeki önemlerini kaybettiler. ellerinde geniş araziler kaldı. Buharalılar Mukanna‘ın (780) de öldürülmesine kadar onun yanındaydı

Emevîler ve Abbâsîler’in devrinde Buhara’da yerli hükümdardan başka Merv’deki Horasan valisince tayin edilen bir emîr bulunuyordu. Horasan Valisi Süleyman et-Tûsî Buhara ve Soğd’u Türk akınlarına karşı surlarla çevirdi (782). Buhara Mâverâünnehir şehirlerinden Merv’le ilişkiliydi. Buhar-hudât’ın Merv’de sarayı vardı Buharalılar Abbâsî Valisi Mâhân’a karşı ayaklandılar. isyanı Hârûnürreşîd’in emîri A‘yen bastırdı (809) (IX.) yüzyılda Horasan valileri merkezi Merv’den Nîşâbur’a taşıyınca Buhara’nın idaresi Mâverâünnehirden ayrıldı.(874) yılına kadar Buhara Sâmânîler’e bağlı değildi. Horasan’daki Tâhirîler’e bağlı bir valinin idaresindeydi. Buhara Emîri Ya‘kūb Tâhirîler’i ortadan kaldırdı Horasan hükümdarı olarak tanındı adına hutbe okundu. halk ile ulemâ Sâmânîler’den Semerkant hâkimi Nasr b. Ahmed’e şehri teslim ettiler. Nasr da küçük kardeşi İsmâil’i Buharaya vali tayin etti (874). Böylece Buhara (999) a kadar Sâmânîlerce idare edildi. Bu devrede şehir en parlak dönemini yaşayacak, büyük bir idarî ve kültürel merkez olacaktır (892) de Nasr ölünce hânedana İsmâil (892-907) geçti ve Buhara devletin merkezi oldu. İsmâil Mâverâünnehir’i idaresine aldı ve Ebû İshak adındaki Buhar-hudât’ın topraklarına el koydu, ona hazineden 20.000 dirhem yıllık tahsisat ayırdı. İsmâil (900) yılında Saffârîler’den Amr b. Leys’i yenince Abbâsîlerce Horasan emîri olarak tanındı. şehir zengin ve büyük bir merkez oldu. hiçbir zaman Semerkant’ı gölgede bırakamadı.*

Sâmânîler devrinde şehrin tarihini yazan Nerşahî ve aynı Buhara’ya uğrayan Makdisî gibi coğrafyacılar şehirin büyük bir ilim ve kültür merkezi olduğunu belirtir. Sâmânî hükümdarları âlim, ve şairleri himaye ettikleri için çok sayıda edip ve şair Buhara’da toplanmıştır
Buhara tarihte genişlemiş küçülmüş, fakat asla yerini değiştirmemiştir. Mâverâünnehir şehirleri gibi defalarca yakılıp yıkılmış ama hep (IX.) yüzyıldaki yerinde kalmış yeniden inşa edilmiştir. Orta Asya şehirleri ve İslâm coğrafyaları gibi Buharada kale (Kuhendiz), asıl şehir (Şehristan) ve dış mahallelerden (Rabaz) meydana gelir

Kale en eski devirlerden beri bugünkü Rîgistan ın doğusundaydı. Kalenin biri doğuda, biri batıda iki kapısı vardı. Doğudakine Gûriyan (Cuma Mescidi) kapısı, batıdakine Rîgistan (Sehle) kapısı denirdi. Kale çevresi 1600 m., sahası 9 hektardı. İçinde Buhar-hudâtlar’ın büyükayı takım yıldızlarını temsil eden yedi taş sütuna kurulmuş sarayı vardı. İlk Sâmânî hükümdarları bu sarayda oturmuştur (X.) yüzyılın ortasında İbn Havkal şehre uğradığı zaman Sâmânîler
kalede oturuyorlardı Makdisî zamanında kaledeki saray hazine ve hapishane olarak kullanılıyordu Kalede Kuteybe b. Müslim in inşa eddiği Cuma Mescidi vardı. Daha sonraları bu cami Dîvânü’l-harâc olarak kullanıldı Kale (XII-XIII.) yüzyıllarda defalarca yıkılmış ve aynı yerde inşa edilmiştir Şehristan’ın dışındaydı. Şehir ile kale arasında kalenin doğusundaki açık sahada Cuma Mescidi inşa edilmiş, mescid (XII.) yüzyıla kadar kalmıştır.*

Bugünkü Şehristan’ı tayin etmek güç değildir. İbn Havkal’a göre burası ve kale yüksekte olduğundan akarsu yoktu. halk Semerkant’taki büyük kanaldan su alırdı Kale ile Şehristan’ın etrafı yedi kapılı surla çevriliydi. Çarşı şehir surları dışında Pazarkapısı denilen Aktarlar kapısı diye adlandırılan demirkapı önündeydi. kapı şehrin doğusundadır müslümanların fethi sırasında şehir yalnız Şehristan’dan ibaretti. dağınık evler vardı. İbn Havkal zamanında birbirine geçmiş ağaçtan yapılan Dârülimâre (hükümet sarayı) 96 km2 lik saha köşkler, bahçeler, bostanlarla kaplıydı. Boş ve işlenmemiş arazi yoktu. İslâm dünyasının en kalabalık şehirlerindendi. Şehristan önemini korumuştur.*

İslâm devrinde şehrin gelişmesiyle Şehristan ile Rabaz birleşmiş, (849-50) yılından sonra ikisi tek surla çevrilmiştir. (X.) yüzyılda geniş sahayı içine alan yeni sur yapılmıştır. iki surun şehrin şimdiki suru gibi on birer kapısı vardı.
İslâmiyet’ten önce kaleden başka Rîgistan’da da bir saray vardı. Sâmânîler devrinde II. Nasr burada yeni bir saray yaptırdı. sarayın önündeki binalarda devletin on divanı vardı Mansûr devrinin (961-976) ilk yıllarında saray yandı. İbn Havkal ve Makdisî şehre uğradıklarında Dârülimâre Rîgistan’da kalenin karşısındaydı.*

Sâmânîler devrinde kalenin kuzeyinde Cûy-i Mûliyân Kanalında başka bir hükümet sarayıda bulunmaktadır. saray İsmâil b. Ahmed tarafından yapılmış, Sâmânîler’den sonra harap olmuştur. Mansûr devrinde Rîgistan dar geldiği için (970-71) yılında kaleden 3 km. uzakta yeni bir namazgâh tesis edilmiştir (Hilâl es-Sâbî, s. 402).*
Kale ile Şehristan arasında Cuma Mescidi’ne bitişik yerde hükümdar için özel kumaşlar dokunan Dârüttırâz vardı. Buhara’da dokunan kumaşlar, halılar, kilimler, seccadeler Irak’a ve çeşitli ülkelere ihraç edilirdi. İbn Havkal ve Makdisî’nin bilgilerinden bu Buharada ziraat, ticaret ve sanayinin geliştiği, çok büyük çarşılar olduğu anlaşılmaktadır. Makdisî Buhara’dan ve halkından şikâyetlerde bulunur ve evlerin dar yangından harap rutubet kokulu, sivrisinekli, yazın çok sıcak, kışın çok soğuk olduğunu, içki ve eğlenceye düşkün kötü ahlâklı kişilerin burada toplandığını söyler

İbn Havkal Buharada ziraat ve taşımacılık için yapılan kanalları, bölgenin ziraatının gelişmişliğini
anlatır. İslâm’ öncesine dayanan kanallardan günümüzde de ziraatta
faydalanılmaktadır.*Buharayı göçebe Türk akınlarından koruyan büyük surun izleri günümüze ulaşmıştır. surların yapımına (784) yılında başlanmış, inşaatı (830) yılında bitirilmiştir Buhara surla çevrili kısmın batısında yer alıyordu. Surlar Buhara’nın doğuda 7, batıda 3 fersah uzağından geçiyordu. Sâmânîler’den İsmâil b. Ahmed ten itibaren etraftaki Türkler’in müslüman olmasıyla surlar ihmal edilmiştir. Kalıntıları günümüzde Buhara ile Kermîne arasındaki tarlalarda görülür.*

İbn Havkal Buhara’daki evlerin yüksekliğinin iyi ayarlandığını, binaların kale ile birlikte yapılarak tahkim edildiğini, Buhara’nın tarlalarında su çıktığını ve bundan dolayı çınar, ceviz gibi ağaçların yetişmediğini yetişen meyvelerin Mâverâünnehir’in en iyi ve en tatlı meyveleri olduğunu anlatır İnşaat malzemelerinin ahşap olmasıyla Buhara’nın yangınlarda harap olmuştur. şehir defalarca inşa edilmiştir.*

Sâmânîler zamanında Buhara
demir, bakır, kalay karışımı Soğdca ibarelerin yer aldığı Muhammediye dirhemiyle İsmâiliye dirhemlerini kullanırdı. Sâmânîler’den Ebû İbrâhim gümüş dirhemler bastırmıştı. İbn Havkal, Mâverâünnehir halkının
alış verişlerini fülüs denen bakır dirhemlerle yaptığını söyler Karahanlı Hârun Han (992) de Buhara’yı geçici olarak işgal etmiş Karahanlı İlig Han (999) şehri istilâ ederek Sâmânî Devleti’ne son vermiş Buhara önemini kaybetmiştir. bir buçuk asır şehre hâkim olan Karahanlıların sadece birkaçı Buhara’da oturdu. yeni binalar inşa ettirdiler. Buğra Han İbrâhim b. Nasr (1044-45) Fâtımîlerin Şiîliğine tepki gösterdi ve Buhara’daki İsmâilîler’in öldürülmesini emretti. (XI.) yüzyılın ikinci yarısında Şemsülmülk Nasr İbrâhim Han yeni bir cuma camii, şehrin güneyinde Şemsâbâd denilen bir saray yaptırdı ve av sahası meydana getirdi. Karahanlı hükümdarları ve ihtiraslı ulemâ arasındaki düşmanlık (1069) da Şemsülmülk Nasr ın İsmâil es-Saffâr’ı öldürtmesiyle şiddetlendi. Arslan Han devrinde (1102-1130) Buhara en sakin ve huzurlu dönemini yaşadı. Bu hükümdar kale ve surları yaptırdı. Cuma camiini ve iki yeni saray inşa ettirdi. Buhara’daki birçok bina bu hükümdara aittir Kılıç Tamgaç Han (1165) te şehrin surlarını tamir ettirdi.*

Buhara gerileme devrinde büyük bir kültür merkezi olarak kaldı. Sâmânîler’den önce şehirden başta İmam Muhammed olmak üzere pek çok âlim çıktı. Sâmânîlerin önemli bir saray kütüphanesi vardı. Bu kütüphaneden istifade eden önemli kişilerden biri İbn Sînâ’dır. (XII.) yüzyılda Burhan ailesi (Âl-i Burhân) müstakil dinî idare kurdu ve Moğol istilâsına kadar varlıklarını sürdürdü. (9 Eylül 1141) deki Katvân Savaşı’ndan sonra şehir putperest Karahıtaylara geçti. Buhara’da Sadr unvanlı hükümdarların şehir üzerindeki nüfuzu devam etti. Hüsâmeddin Ömer şehrin işgalinde şehid düşmüştü. kardeşi Abdülazîz Karahıtaylar’ın tayin ettiği valiye müşavir oldu. Burhan ailesi şehirden haraç topladı. Hârizmşah Alâeddin Tekiş b. 1182’de Buhara’ya sefer düzenledi. Burhan ailesi (1207) de Şiî ayaklanmasında Karahıtaylar’a sığındı. Şehri esnaftan Sincar Melik idare etti. şehir Hârizmşah Muhammed Tekiş’in idaresine girdi. kaleyi tamir ettirdi yeni binalar yapıldı. Hârizmşahlar’ın otoritesi bir müddet devam etti ve Alâeddin Muhammed (1217-18) de Buhara’da Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh adına okunan hutbeye son verdi.*

Cengiz Han’ın Mâverâünnehir’de ilk aldığı şehir Buharadır (10 Şubat 1220) de Moğol orduları işgal edilip yağmalanmıştır. on iki gün sonra teslim olmuşdur çıkan yangında Cuma Mescidi ile tuğladan yapılmış bazı binalar şehir yandı. şehir çabucak kalkındı. Ögedey devrinde büyük ve kalabalık bir ilim ve kültür merkezi oldu. 1238 de Moğollar aleyhine bir halk ayaklanması oldu Hocend’de oturan Vali Mahmud Yalavaç tarafından şehir tahribata uğramadan bastırıldı ve 20.000 kişi öldürüldü. Moğollar çok büyük katliamlara girişeceklerdi, fakat Mahmud Yalavaç engel oldu. Atâ Melik Cüveynî’nin anlattığına göre otuz yıl önceki ayaklanma gibi bu ayaklanma da fakir ve köylülerce gerçekleştirilmişti. (1263) Kubilay ile Arık Böke arasındaki savaşta Buharalı 5000 kişi katledilip malları yağmalandı. Aileleri öldürüldü esir alındı.*

Moğolların ilk yıllarında Buhara’nın nasıl idare edildiği bilinmemektedir. Cüveynî Moğol valilerinden bahsederken Melikşah’ı Buhara emîri olarak zikreder. Vassâf, Ögedey dan itibaren Buka-Buşa ile beraber Buhara valisi olarak Çonksan-Tayfu’nun adını verir. Çinli Çonksan devrinde Buhara’da Çince bakır paralar basılmıştır. Buhara mollaları ve seyyidleri diğer din adamları gibi vergiden muaftır. Bu devirde hıristiyan olan Mengü ile Kubilay’ın anneleri Bige Hatun Buhara’daki Haniye Medresesi’ni yaptırmıştır. Mahmud Yalavaç’ın oğlu Mesud Bey Rîgistan’da Mesud Bey Medresesi’ni inşa ettirmiştir büyük medreselerdi.*

28 Ocak 1273 de Buhara İlhanlılar’dan Abaka Han’ın kumandanı Bahadırca işgal edilip yedi gün yağmalandı. Şehir ve halkı ateş ve kılıçla imha edildi. Kurtulanların kalan malları üç yıl sonra Çağatay reisi Çuba ile Kayhan tarafından alındı bundan sonra yedi yıl Buhara’da insan yaşamamış, 1283’te Kaydu’nun emriyle Mesud Bey şehri kurmak ve kaçan halkını getirmek için tedbirler almıştır. Mesudiye Medresesi inşa edilmiş, Mesud Bey 1289 da ölünce bu medreseye gömülmüştür. sükûnet fazla devam etmemiş 1316 da Buhara yeniden İlhanlılar ve Çağatay şehzadesi Yasâvûrca yağmalanıp tahrip edilmiş, halk Ceyhun’un güneyine bölgeye yerleştirilmiştir (1333) te şehri ziyaret eden İbn Battûta cami, medrese ve pazarların harabe olduğunu söyler. Moğol istilâsında Buhara Orta Asya’nın en önemli sûfî merkezidir Mutasavvıf -şair ve ahfadı Buhara’da yaşamış ve irşad faaliyetlerinde bulunmuştur

Çağatay hânedanı ve Timurlular devrinde (1370-1500) Buhara siyasî hayatda önemli rol oynamamıştır. Buhara’da ki en önemli olay, Bahâeddin Nakşibend (1389) tarafından kurulan Nakşibendiyye tarikatının ortaya çıkmasıdır. Bahâeddin Nakşibend hayatını Buhara ve civarında geçirdi. Doğum yeri Kasrı ârifân’daki Bahâeddin Türbesi ziyaretgâh oldu. müridlerinden Hâce Muhammed adıyla meşhur Hâfız-ı Buhârî (1419) Buhara’da çok etkili idi. onun önderliğinde Nakşibendiyye Orta Asyada önemli rol oynadı. Uluğ Bey Buharada bir medrese inşa ettirmiştir.*

Şeybânî Han (XV.) yüzyıl sonlarında Deşt-i Kıpçak’taki düşmanlarından kurtulup Buhara’daki Timurlulara sığındı ve iki yıl burada kalarak Nakşibendî şeyhlerinden Cemâleddin ile Mansûr’dan İslâm bilgisi edindi. Özbekler’le Nakşibendîler arasında dostluk kuruldu. (1500) de Buhara Şeybânî Han kumandasındaki Özbeklerce ele geçirildi. Şeybânî Han Bâbür karşısında mağlûp olup öldürülünce Buhara Özbek hâkimiyetinden çıktı (1510). iki yıl sonra Şeybânî Han’ın yeğeni Ubeydullah Han geri aldı. Özbekler’de de devlet Türk devletinde olduğu ailenin ortak mülküydü küçük prensliklere ayrılmıştı. Hânedanın en yaşlısı han Semerkant’ta oturuyordu. Sadece 1512-1539 da Ubeydullah Han ile 1557-1598 yıllarında hüküm süren ve 1583’te ki büyük han Abdullah Han Buhara’yı merkez edindiler. Bu iki hükümdar Buharayı yeniden siyasî ve kültürel merkez haline getirdi. Buhara en geniş topraklara ve en büyük askerî güce sahip oldu. Çok güzel binalar yapıldı ekonomik alanda gelişmeler olmuştur. Abdullah Han’ın ölümünden bir yıl sonra (1599) Buhara Canoğulları hânedanının eline geçti. (XVII.) yüzyılın ortalarında hanlık çöküş dönemine girdi. Subhan Han (1682-1702) den itibaren otorite zayıfladı. Ebü’l-Gazî (1644-1664) ile tarihe çıkan Hîve Hanlığı Canoğulları’nın karşılaştığı zorluklardan istifade ederek Mâverâünnehir’e akınlarda bulundu. Enûşe Han 1681’de Buhara’yı yağmaladı ve adına hutbe okuttu. Ubeydullah Han (1702-1711) merkezî otoriteyi güçlendirdi para politikasıyla Buharanın isyanına sebep oldu (1708). Ubeydullah Han’ın ölümüyle yerine geçen Ebülfeyz Han zamanında otorite Atalıklar’ın eline geçti. Atalık Muhammed Özbek kabilelerinden Mangıt’ın reisiydi.*

(XVI.) yüzyılda Buhara’nın sahibi olan Özbekler Rusya ile ilişkilerini artırdı (1740) da Safevî Hükümdarı Nâdir Şah Buhara’yı zaptetti. Ebülfeyz ile Nâdir Şah’ın ölümünden (1747) sonra şehir istiklâline kavuştu. Canoğulları’nın Buhara’daki kukla hükümdarı yerine Mangıt kabilesinden Atalık Muhammed han ilân edildi. Onun yerine geçen Dâniyar Bey atalık unvanıyla yetindi. oğlu Murad Şah (1785) han unvanı yerine emîr lakabını aldı. bir grup İranlı Şiî ile Özbekler ve Hârizm’den göçen Türkmenler buraya yerleştirildi. Buhara Orta Asya’nın en büyük el sanatları merkezi oldu. ticaret gelişti.*

Murad Şah’ın yerine geçen Haydar (1800-1826) çok dindardı İslâmı halkını vergiden muaf tuttu. Buharada kendi adına para bastıran son kişidir yerine geçen Nasrullah (1826-1860) da mevkiinii yetkilerini genişletti. Yerli ve Avrupalı kaynaklar hükümdarı kana susamış bir zorba olarak tasvir eder devamlı bir ordu meydana getirilmiş, Hokand Hanlığı’nın merkezi (1842) de ele geçirilmiştir.*

Nasrullah’ın yerine geçen Muzafferüddin (1860-1885) zamanında Ruslar Mâverâünnehir’e yerleşmişlerdi. Muzafferüddin Ruslar’a defalarca yenildikten işgal edilmiş olan Seyhun (Siriderya) vadisinde hak aramaktan vazgeçti. Ruslar Buhara’ya bağlı yerleri 1868 de istilâ ettiler. Buhara Hanlığı 1873 te batı istikametinde Hîve hanları aleyhine genişledi. Abdülahad devrinde (1885-1910) Ruslar’la İngilizler arasında yapılan antlaşmada Penç ırmağı Buhara Hanlığı ile Afganistan’ı ayıran sınır kabul edildi. Buhara ile Rus ilişkileri düzenlendi. 1887’de emirin topraklarında demiryolu inşa edildi. Buhara’nın istasyonu şehirden 16 km. uzaklıkta, Kagandaydı Ruslar demiryolu ve Ceyhun nehrine iskân edildiler. 1914’te Buhara Hanlığında en az 50.000 Rus yerleştirilmişti 1910 da Abdülahad’ın oğlu Mîr Âlim Buhara emîri oldu. Tahsilini Leningrad’da yapan Mîr Âlim 1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra Afganistan’a kaçtı ve orada öldü. Kolesov tarafından sevkedilen Sovyet askerleri Mart 1918’de Buhara’yı işgale teşebbüs ettiler, şehri bir buçuk gün yağmalayıp geri çekilmek zorunda kaldılar. 1920 yılı Ağustosunda son emîr Âlim Han Kızılordu’nun işgaliyle tahtından uzaklaştırıldı 6 Ekim 1920’de Buhara Hanlığı ilga edildi. Komünist İhtilâlden sonra Buhara, başşehri Taşkent olan Özbekistan Sovyet Sosyalist şehri oldu. Fergana ile rekabet eden büyük pamuk üretimi ve dokuma sanayii merkezi haline geldi. Komünist rejimde Sovyetler de müslüman alim yetiştiren iki medreseden Buhara’da Diğeri Taşkent’tedir. Sovyetlere karşı başlatılan silâhlı mukavemet 1926 ya kadar sürdü. 1923 te Buhara Rus kontrolüne alındı. Ekim 1924’te hükümet lağvedilip Buhara toprakları Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dahil edildi. Buhara’nın başşehir olmaktan çıkması şehirde olumsuz bir etki bıraktı. İç savaşta halk şehri terketti. 1926’da nüfus 41.839’a düştü. Halkın Afganistan’a, kırsal alanlara ve Özbekistana kaçtı. 1930 ve 1940’larda baskılarda göç yaşandı. şehrin nüfusu II. Dünya Savaşı’ndan artmış, 1939 da 50.000 iken 1969’da 69.000’e, 1970’te 112.000’e günümüzde ise 200.000’i aşmıştır. Buhara Orta Asya’nın ilim ve kültür merkezidir yerini Taşkent ve Semerkant’a bırakmıştır. Buhara’nın nüfusu Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar, Kazaklar, Tatarlar, Uygurlar, Tacikler, Ruslar, Kafkasyalılar, Ukraynalılar ve yahudilerden oluşmaktadır.*

1930 dan beri Buhara’daki arkeolojik araştırmalar büyük gelişme gösterdi. Buhara’'daki eserler şunlardır: (X.) yüzyıldan kalma Ahmed es-Sâmânî türbesi, Mugak Attari Camii, Seyfeddin Bâharzî Türbesi, (1119) da yapılan Namazgâh Camii, XIV. yüzyıl sonundan kalma Çeşme-i Eyyûb’un yerindeki türbe, Uluğ Bey Medresesi, (XII.) yüzyıldan kalma 45,30 m. yüksekliğinde bir minareye sahip XVI. yüzyılda inşa edilen Kalan Mescidi, 1535 te yapılan Mîr Arab Medresesi, birçok defa tamir edilen Hâce Zeynüddin Mescidi.*şehrin içinde ve dışında harabe olan pek çok âbide vardır. turizm faaliyeti dolayısıyla tamir edilmiş, ve tamiri beklemektedir.*


Kaynak TDV İslâm Ansiklopedisi

OĞUZLAR Müellif FARUK SÜMER

Oğuz adına ilk defa Göktürk kitâbelerinde rastlanır ok kelimesiyle en eski Türkçe’de çokluk eki olan “z”den oluşan okuz oklar dan gelir Göktürk kitâbelerine göre Oğuzlar dokuz boydan meydana gelmiş bir budundur. Tokuz (Dokuz) Oğuz diye de anılır DOKUZ OĞUZLAR Tula ırmağının kuzeyinde oturuyorlardı. Göktürk hânedanından Kutluġ Şad ve veziri Tonyukuk devleti kurmaya çalıştıklarında eski Türk yurdundaki en güçlü budun Tokuz Oğuzlar’dı. Hükümdarları “kağan” unvanı ile anılıyordu. Göktürkler zamanla Oğuzlar’ı kendilerine bağladı Bilge Kağan devrinde (716-734) Oğuzlar ona bağlıydılar. 744’te Göktürkler yıkıldı yerini Uygurlar aldı. Uygur hükümdarı kül Bilge Kağan, Tokuz Oğuzlar’ın başbuğu tayin edilen oğlu Moyençor unvanıyla anılmaya başlandı. Moyençor 747’de babasının yerine geçti ve İl İtmiş Bilge Kağan unvanını aldı.*

İl İtmiş Bilge Kağan’ın ilk yıllarında Tokuz Tatarlar’la isyan çıkaran, ancak kağanın karşısında başarı gösteremeyen Tokuz Oğuzlar On Uygurlar’ın yanında yer alıp Uygur Devleti’nin dayandığı unsur haline geldi, Uygurlar’ın 840’ta ki felâketinin ardından Doğu Türkistana göç etti, orada varlığını uzun müddet sürdürdü sonrada adı duyulmaz oldu. Ancak Uygur tarihinde unutulmadılar. Tokuz Oğuzlar Uygurlar’ın yanında dokuz boyla anılır

Göktürk kitâbelerinde Kül Tigin’in yuğ töreninde Batı Göktürk (Türgiş) kağanını temsil eden iki elçiden birinin Oğuz Bilge Tamgacı olduğu bildirilir Batı Göktürkleri oluşturan on boya “Onok” denildiği ve Onoklar’ın eşit sayıda boya sahip iki kola ayrıldığı bilinir. Oğuz elinde boylar eşit sayıda iki kola ayrılmakta, bu kollardan biri Bozok, diğeri Üçok adını taşırdı. Oğuz vekilleri “Kül (Köl) erkin” unvanını taşıyordu. Göktürk kağanlarının yabguları vardı. Yabgu kağandan sonra gelen “melik, kral” demektir. Seyhun boylarındaki Oğuz elinin hükümdarları yabguydu Oğuz Yabguları Batı Göktürk kağanlarının yabgu ailesine mensuptu Batı Göktürkleri’nin konuştuğu Türkçe’nin Doğu Göktürkleri’nkinden farklı olduğu Çin kaynaklarında ifade edilir. Oğuz Türkçe’si Isık Göl Kâşgarda yaşayan Karahanlılar’ın Yağma ve Karluk Türkçe’sinden farklıydı. Oğuz eli Batı Göktürk Kağanlığı’nın sona ermesiyle Batı Göktürkleri temsil etti Kara İrtiş boylarındaki Karluklar zayıf düşmüş Batı Göktürk Kağanlığı’na kolayca son verdiler (766). OğuzlarHalife Mehdî zamanında (775-785) Mâverâünnehir’e, Seyhuna geldiler. Bu bölgede Peçenekler yaşardı Oğuzlar onları (Ural) ırmağının ötesine sürdüler

(806) da Emevîler’in son Horasan valisi Nasr b. Seyyâr’ın torunu Râfi‘ Mâverâünnehir’de isyan çıkardı.
Dokuz Oğuzlar Karluk ve Tibetliler’le birlikte Râfi‘e takviye kuvvet gönderdiler (820-21) de Üşrûsene’ye akın yaptılar. Abbâsî Halifesi Me’mûn 822-23 te Üşrûsene’ye ordu gönderdiğinde bölgenin hâkimi Kâvus’un Oğuzlar’dan yardım istedi bu tarihde Oğuzlar’ın Aşağı Seyhun boylarındaydı Horasan Valisi Abdullah Mâverâünnehir’e akınlarını sürdüren Oğuzlar’a karşı büyük bir zafer kazandı Fârâb (Karaçuk) ve Savran gibi şehirlerde tedbirler alındı

Oğuzlar’ın Yurtları. Hazar denizinden Seyhun boylarındaki Fârâb ve İsfîcâb’a kadar uzanıyordu. Hazar denizinin doğu kıyısındaki (Karadağ) adlı gayri meskûn yarımada X. yüzyılın başlarında Oğuzlarca iskân edilmiş bu yarımadaya Mangışlak adı verilmiştir.Müslümanlarla olan sınır güneybatıda Hârizm’de Cürcâniye’nin Sît kasabasından başlıyor, Aral gölünün güneyindeki Baratekin sınır sayılıyordu. Mâverâünnehir sınırı Buhara’nın kuzeyindeki çölden başlayıp İsfîcâb bölgesine gidiyordu. Seyhun’un sağ kıyısında Karaçuk dağlarının eteğinde Yesi’ye bir günlük mesafedeki Savran müslümanların Oğuzlarla sınır şehriydi. Seyhun ırmağı Savran’dan ileride Oğuz ülkesine giriyordu. Oğuz ülkesinin kuzey sınırı İdil ırmağıydı Bizanslı İmparator VII. Konstantin teyit etmektedir. İbn Fadlân, 921 de Bulgar ülkesine giderken Cim ırmağının ötesinde Oğuzlar’ı görmemiş, buna karşılık Yayık’ın batısında Peçenekler’le karşılaşmıştır Aşağı Seyhun ile Aral’ın kuzeyindeki çöl bölgesine Oğuz çölü adı verirlir. Oğuzlar bu bölgeye Karakom demekteydiler. Oğuz ülkesinde bozkır Seyhun ırmağından doğuya giderek Savran’a yaklaşmakta, ve İsfîcâb’ın kuzeyine kadar giden Karaçuk sıradağları başlamaktaydı. Destanlarda ve tarihde Oğuzlar’ın dağları olarak anılan Kazgurt ve Kazılık da Karaçuk sıradağlarındandır. X. yüzyılda Taşkent ırmağı adıyla kaydedilen Seyhun ırmağı Âb-ı Benâket ve Âb-ı Hûcend gibi isimleriyle anılmıştır. Oğuzlar’ın sadece Ögüz dedikleri bu akarsuya müslüman âlimler Seyhun, Amuderya’ya da Ceyhun adını vermişlerdir. X. yüzyılda Oğuz Devleti’nin başşehri Seyhun yakınındaki Yenikent’ti.*

X. yüzyılda Oğuzlar göçebeydi. Bahar gelince kuzeydeki Karakom’a ve kuzeybatı yaylalarına göçüyorlar, kış yaklaşınca Aşağı Seyhun boylarına dönüyorlardı. Yabgu unvanı taşıyan Oğuz hükümdarları kışın Yenikent’te oturuyorlardı. Oğuz ülkesindeki Cend ve Huvâre şehirleri de yabgu idaresindeydi. Bu üç şehirde müslümanlar yaşıyordu. Kâşgarlı Mahmud Sapran Karaçuk Suğnak, Karnak ve Sütkenti Oğuz şehiri sayar. Oğuzlar yeni şehirler kurdular Bunlardan biri de Barçınlı kent’tir. Oğuz şehirleri Seyhun’un akış yönünde şöyle sıralanmıştır: Sütkün, Yesi (Türkistan), Karaçuk, Savran, Suğnak, Özkent, Barçınlığkent, Eşnas, Cend ve Yenikent. X. yüzyıldan itibaren Aşağı ve Orta Seyhun bölgelerinde iktisad gelişti XI. yüzyılda Bunun sonucu olarak şehir hayatı gelişti yeni şehirler kuruldu. Oğuz şehirlerindeki araştırmalarda yüksek bir maddî kültüre rastlanır. Bu dönemde Oğuzlar yerleşik hayata geçti. en büyük etken şüphesiz İslâmiyet’i kabul etmeleri olmuştur. Oğuz şehirlerinde Mâverâünnehir’in yerli halkı da yaşıyordu. Yerleşik Oğuzlar göçebelere katılmayıp Moğol istilâsına kadar şehirlerde oturdular, istilâda İran’ın Horasan bölgesine kaçtılar, İran’ın istilâ edilmesiyle Anadolu’ya geldiler. bu geliş Anadolu halkı tarafından zamanımıza kadar yaşatılmıştır.*

Oğuzlar’da İktisadî Hayat. X. yüzyılda hayvan yetiştiriciliğine dayanıyordu. servetlerini sürüler teşkil ediyordu. Oğuz subaşısı (ordu kumandanı) İl Doğan oğlu Etrek, 921 de Abbâsîlere verdiği şölende koyun eti ikram etti kendi akrabaları ve halkına koyun kesti Oğuz destanları Oğuzlar’ın Türk boyları gibi deve eti ve at eti yediklerini göstermektedir. At eti her zaman değil özel günlerde yenilmekteydi. Oğuzlar müslüman olduktan sonra at eti yemekten vazgeçtiler Oğuzlar’la komşu olan müslüman kavimler arasında canlı bir ticaret mevcuttu. Oğuz ülkesinden geçen en önemli ticaret yolu Hârizm’den İdil havzasına giden yoldu. İbn Fadlân, Bulgar ülkesine giderken Oğuz yurdundan 5000 kişilik bir kervanla geçmişti. Oğuzlar, barışta ticaret maksadıyla Hârizm’de Cürcâniye ve Barategin şehirlerine, Mâverâünnehir’de Savran’a gidiyorlardı. Oğuzlar’ın ticaret malı koyundu. Mâverâünnehir ve Horasan halkı et ihtiyacını Oğuzlar ve Karluklar’dan satın aldı

X. yüzyıl başında Oğuzlar geleneksel inanışlarına bağlıydı. İslâm âleminde Türkler Allah fikrine sahipti bunu Tanrı adı veya Uluğ derdi İbn Fadlân, Oğuz ülkesinde ne bir mâbed gördü ne de bir din adamı ile görüştü. Oğuzlar’ın bilge kişileri bulunurdu tabiplik yapan, geleceğe ait keşiflerde bulunan dinî başkanlık eden kişilere büyük saygı gösterdiler onlara ne ad verildiği konusunda bilgi toktur Oğuzlar ölülerini elbiseleri ve eşyalarıyla gömüyor, gömme işinden sonra atlarını yiyorlardı. Bu âdetlere Türk kavimlerinde yuğ aşı veya ölü aşı geleneğiydi. Oğuzlar yakın akrabaları da olsa hastaya yaklaşmazlardı. Oğuzlar’da başlık verme geleneği yaygındı. Evlenecek gençler ok atar ve okun düştüğü yere çadır kurarlardı. Millî yemekleri Türk boylarındaki gibi tutmaçtı (sulu mantı). Oğuzlar’ın yüz şekillerinin Türkler’inki gibiydi Mâverâünnehir’e geldikten sonra hava ve suyun tesiriyle Tacikler’e benzediler sakallarını kesiyor, bıyık bırakıyor saçlarını uzatıyorlardı. Yaşadıkları hayat tarzı ve çetindi sert mizaçlıydılar. Savaşçılık başlıca faziletleridendi. Namuslu, dürüst ve konuk severdi büyüklerine son derece bağlı ve saygılıydılar. Konuştukları Türk lehçelerinin en zarifiydi

X. yüzyılın ilk çeyreğinde Sütkent’te İslâmiyet’i kabul etmiş kalabalık bir Türk topluluk vardı. Bu topluluk Oğuzlardı Fârâb-Kence ve Taşkent Oğuz ve Karluklar’dan İslâmiyet’i kabul etmiş 1000 çadır vardı 960 yılında 200.000 çadırlık bir Türk topluluğu müslüman oldu. Bu Türkler Karahanlıların hâkim olduğu yerlerdeki Yağma, Karluk, Çiğil, Tohsı ve diğer Türk kavimlerindendi Oğuzlarda X. yüzyılın ikinci yarısında İslâmiyet yayıldı . Son Sâmânî emîri İsmâil, Mâverâünnehir’i Karahanlılardan geri almak için giriştiği faaliyetlerde Oğuz yabgusunun yanına giderek ittifak yaptı dünürlük kurdu ve yabgu müslüman oldu (1002). Orta Asya’da İslâmiyet’i ilk kabul eden Türk kavmi Balasagun ile Mirkide yaşayan Türkmenlerdi Mâverâünnehir müslümanları Oğuzlar’dan müslüman olana Türkmen demişti Bîrûni ve Beyhakī gibi Gazneli tarihçiler Oğuzlar’ı “müslüman Türk” anlamında Türkmen adıyla anmışlar, Yakındoğu onlardan Guz (Oğuz) diye söz etmişlerdir. Oğuzlar kendilerine verilmiş Türkmen adını uzun süre benimsemediler Türkmen’in XIII. yüzyıldan itibaren Oğuz’un yerini almaya başladığı bilinir. Oğuzlar’ın Türkler’in İslâmiyet’i kabul ve müslümanlarla ticarî münasebetlerde önemli payı vardır. kendi şehirlerinde oturan müslümanlardan İslâmı öğrenmekteydiler. Şeyh ve dervişler bu konuda büyük rol oynamıştır.*


Oğuz Yabgu Devleti. Başında “yabgu” bulunurdu Oğuz Yabgu Devleti X. yüzyılın birinci yarısında bağımsız ve güçlü bir devletti. Oğuzlar’ın destanînda birçok yabgun anılmıştır bunların bazıları Kayı boyundandır Yabguların en yüksek iki görevlisi “kül erkin” ile subaşıdır. Kül erkin yabgunun vekili, subaşı ordu kumandanıdır. Oğuz Yabgu Devleti’nde asalet unvanı yinal ve tarhan unvanlarıdır Yabguların mühürlerine ve fermanlarına “tugrag” (tuğra) denilir. Oğuzlar işlerini meclislerde istişare ile hallederlerdi. Oğuz subaşısı Etrek tarhan, yinal gibi Oğuz büyüklerini çağırarak Abbâsîlere nasıl davranılacağını sormuştur Yiğit ve savaşçı bir halk olan Oğuzlar’ın komşu münasebetleri dostça olmamıştır. Seyhun boylarında yaşayan Peçenekler’e hücum ederek onları Yayık’ın (Ural) ötesine göçe zorlamışlardır Oğuzlar, Yayık ve İdil (Volga) arasında yurt tutan Peçenekler’i rahat bırakmamışlar, Hazarlar’la anlaşıp onları buradan da çıkarmışlardır (898-902). Peçenekler İdil’i geçip Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırra yerleşmişlerdir. Bizans İmparatoru VII. Konstantin in verdiği bilgilere göre bir grup Peçenek yurtlarında kalıp Oğuzlar’la birleşmiştir. Oğuz-Peçenek boyu meydana gelmiştir. Oğuzlar’ın Hazarlar’la münasebetleri X. yüzyılda dostça olmamışdır. Oğuzlar buz tutmuş İdil’i geçerek Hazar ülkesine akınlar yapıyorlardı. Oğuz ülkesinin sınırları İdil ırmağıdır. Son zamanlarda Oğuzlar’ın Hazarlar’a tâbi oldukları ileri sürülmüştür. Ancak bu görüşü geçersizdir Hazarlar’a ait bilgi veren coğrafyacılar, Hazarlar’ın ne İdil topraklarında nüfuzları olduğundan ne de Oğuzlar’ı bağımlılık altında bulundurduklarından söz eder. Oğuzlar’ın Orta İdil de yaşayan Bulgarlar’la münasebetleri dostça idi. İbn Fadlân’ın görüştüğü Oğuz subaşısı Etrek, Bulgar Kralı Almuş’un damadıydı. Oğuzlar, güney komşuları müslüman akınlar yapıyorlardı. Barışda ticaret canlılık gösteriyordu. Oğuzlar’ın doğu komşuları Karluklar’la savaştıkları bu savaşlardan birinde Oğuz yabgusunun öldüğü kaydedilmektedir. Bu IX. yüzyılda vuku bulmuştur. Oğuzlar’ın kuzey komşuları Kimekler,’in büyük kolu Kıpçaklar’dı. Oğuzlar’la Kıpçaklar savaşıyordu. Kıpçaklar barışta soğuk kışlarda Oğuzlar’dan izinle güneye göçerdi X. yüzyılın sonlarında Kıpçaklar’ çoğalmış, güçlü bir halk olmuşlardı

X. yüzyılın birinci yarısında bağımsız ve güçlü bir devlet olan Oğuz Yabgu Devleti’nin yıkılışı iç çekişmeler olduğudur. Oğuz ülkesinde iç çekişme ve göçler bilinmektedir. Selçuklular’ın tarih sahnesine çıkışları ve ilk başarılarını anlatan Meliknâme’ye göre Oğuz Yabgu Devleti’nin subaşısı ve kumandan olduğu için (demir yaylı) unvanını taşıyan Dukak ölünce yerine oğlu Selçuk geçmiştir. Yabgunun karısının, büyük tehlike teşkil edeceğini söyleyerek kocasını kendisini öldürmeye teşvik ettiğini duyan Selçuk Cend şehrine gitmişti (985-86). Aynı yıl Oğuzlar’dan başka bir küme Rus prensiyle birlikte İdil Bulgarları’nın üzerine yürümüştü. Bu olaylar, Oğuzlarda iç çekişmeler ve savaşlarda parçalanma ve dağılmayı başlattı Sâmânîleru diriltmek isteyen İsmâil b. Nûh’un 1003 te yardım için Oğuzlar’a başvurdu bu Selçuklu Oğuzlarıydı Oğuz Yabgu Devleti 1003 ten önce yıkılmıştı İkinci bir ihtimal, Oğuz Yabgu Devleti’nin Oğuzlar’ın kuzey komşuları Kıpçaklar tarafından yıkılmış olmasıdır. 1030 da Kıpçaklar’la bazı obaların Oğuz ülkesinin ortasında, Aral gölünün kuzeyi ile kuzeybatısındaki toprakları yurt tuttuğu görülür. Kıpçaklar’ın Aşağı Seyhun boylarını ele geçirdikleri bilinir Kıpçaklar’ın Oğuz ülkesini yurt edinmeleri Oğuz Yabgu Devleti’nin yıkılmış ve Oğuz elinin parçalanmış olmasından ileri gelir Oğuz Yabgu Devleti’ne Kıpçaklar’ın son vermiş olması zayıf bir ihtimaldir.*

Oğuz Göçleri. devlet yıkılmadan önce, devletin kuvvetli bulunduğu dönemde iç çekişmelerle başlamış, devlet yıkıldıktan sonra önemli göçler olmuştur. Mangışlak. X. yüzyılın başlarında bir grup Oğuz, Hazar denizinin doğu kıyısındaki gayri Siyahkûh yarımadasına göçerek yurt edinmişti. XI. yüzyılda Mankışlak, Moğol istilâsından sonra Mangışlak bölgesini Kâşgarlı Mahmud Oğuz ülkesinden bir yer olarak tarif eder. Mangışlak Oğuzları’nın X. yüzyılda bir devletleri olduğu, Alparslan devrinde devletin başında Kafşut isimli bir beyin bulunduğu bilinmektedir. Mangışlak’taki Oğuz Yabgu Devleti’nin başındaki bey XI. yüzyılın sonlarında melik unvanı ile anılmıştır. İbnü’l-Esîr’e göre Hârizmşah Atsız b. Muhammed, 1128’den önce Mangışlak’ı yakıp yıkarak buradaki Oğuz Yabgu Devleti’ne son vermiştir.*

b) Uzlar. XI. yüzyılın ortalarında Karadeniz’in kuzeyine Oğuzlar gelmiş, Ruslar bu Oğuzlar’ı “Tork” (Türk) adıyla anmıştır. Ruslar’ın Türk kavimlerinden Peçenek ve Kıpçaklar’a Tork demeyip bu adı Oğuzlar’a vermiştir Bu Oğuzlar Kıpçaklar’ın hücumuna uğrayarak İdil’i geçip Karadeniz’in kuzeyine göçmek zorunda kalmışlardır Kıpçaklar (1054) te Oğuzlar’ın arkasından Karadeniz’in kuzeyine gitmişlerdir. Rus kaynaklarına göre Torklar 1055 te batıdaki Özi (Dinyepr) ırmağına ulaşmışlar, beş yıl sonra Rus prensleriyle giriştikleri savaşı kaybederek Aşağı Tuna’ya göç etmişler ve Aşağı Tuna boyları ile kuzeyindeki yörelere gelmişlerdir. Bizanslılar onları Uz (Uguz) diyerek anmışlardır. Uzlar burada fazla kalmamışlar, 1065’te Tuna’yı geçip Balkanlar’da akına çıkmışlardır. eski düşmanları Peçenekler’in hücumları, şiddetli soğuklar, salgın hastalıklar ve açlıktan telef olmuştur. Bu felâket yüzünden nüfusları fazla olmayan Uzlar siyasî bir güç olmaktan çıkmışlar, varlıklarını koruyamamışlardır. Bizans’a sığınmışlar, diğerleri kuzeye gidip Rus hizmetine girmişlerdir. Bizanslılar, kendilerine sığınan Uz oymaklarına Balkanlarda ve Makedonya’da yurt vermişler, Uzlar, Malazgirtte Bizans ordusunun sağ kolunda yer almış Savaş büyük bir kısmı Peçenekler ile birlikte Selçuklular’ın tarafına geçmiştir.*

Selçuklular. Oğuzlar’ın Kınık boyuna mensuptur Selçuklu atası Subaşı Selçuk, Cend’de müslüman olmuş ve orada ölmüş, en büyük oğlu İsrâil babasının sağlığında Arslan Yabgu unvanı alarak kendisini Oğuz hükümdarı ilân etmişti. Arslan Yabgu’nun 1020 de kalabalık bir Oğuz kitlesi vardı Buhara Hükümdarı Karahanlı Ali Tegin’in müttefiki olarak Buhara’nın kuzeyinde yaşadılar. Arslan Yabgu, Gazneli Mahmud tarafından hile ile yakalanıp Hindistan’da bir kalede hapsedildi. Arslan Yabgu’nun emrindeki 4000 çadırlık Oğuz kitlesi Selçukluların hizmetinde kalmayacaklarını söyleyerek Gazneli Mahmud’dan Horasan’da otlak istediler. Sultan Mahmud vergileri düşünerek Oğuzlar’ın isteklerini yerine getirdi. Bu Oğuzların başında Göktaş, Buka, Yağmur ve Kızıl adlı beyler vardı Horasan’da akınlara başladılar. Bu Gazneli Mahmud’u kızdırdı ve hepsini ülke dışına çıkardı. Ancak oğlu Sultan Mesud başlarına Gazneli bir emîr koyarak hizmetine aldı. Selçuklular Gazneli İmparatorluğu’nun en değerli eyaleti Horasan’ı ellerine geçirip Büyük Selçuklu Devleti’ni kurdular (Mayıs 1040) bunun üzerine Seyhun boylarından, Balhan dağlarından, Mangışlak’tan bölgeye göç başladı. Selçuklu göçen Oğuzları hizmetine alamadı bazı topluluklar İran ve Suriye’de fetihlere giriştiler. Filistin, Suriye’nin bir kısmı, İran’ın bazı bölgeleri Oğuzlar’ın eline geçti. Bazı Oğuz beyleri emirlerindeki 800-1000 kişilik birlikle Türk asıllı olmayan küçük hânedanların hizmetine girdiler. Malazgirt zaferiyle (1071) Oğuzlar’a Anadolu’nun yolu açıldı. sadece göçebeler değil âlimler, şeyhler, dervişler, tâcirler, zanaatkârlar Anadolu’ya geldiler. İki asır süren göçler neticesinde Anadolu Türkistan oldu. Orta Asya’dan yapılan göçlerde bazı gruplar Anadolu’ya gitmeyerek İran veya Arran’da kalmış, göçlerin sonunda İran’ın Fars, Hûzistan bölgelerinde beylikler ortaya çıkmıştır. XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde Arrân’da “karıncalardan çok” Oğuz Türkü’nün toplandı Göçlerde Kıpçak ve Kanglı sıkıştırmaları, Karahıtaylar’ın baskıları ve Moğol istilâları etkili olmuştur.*

Oğuz boyları
Kayı 942502. Avşar (Afşar) 865303. Kınık 814604. Eymür 712805.
Karkın 623406. Bayındır 522807.
Salur 512208. Üregir 44909.
Çepni 433610. İğdir 431411.
Bayat 423212. Alayuntlu 29113.
Kızık 282114. Yazır 241915.
Dodurga 241216. Beydili 23917.
Büğdüz 22618. Çavuldur 211719.
Döğer 19621. Karaevli 8622.
Peçenek 41023.


Dede Korkut destanlarındaki Oğuz boyunun Doğu Anadolu’da yaşamıştır Destanlardaki Oğuzlar’ın XI. yüzyılın ikinci yarısı ile XII. yüzyılın birinci yarısında Aşağı Seyhun Karaçuk dağları kesiminde yaşadığı tahmin edilir. Bu Oğuzlar müslümandır baş düşman Kıpçaklar’dır. Sultan Sencer’i Esir Alan Oğuzlar. 1130 da Mâverâünnehir’de yaşayan Karahanlılar’a bağlıdırlar Kanglılar’ın sıkıştırmalarıyla Seyhun boylarından Buharaya inmişlerdir. Bu Oğuzlar Üçok ve Bozok diye iki kola ayrılmaktaydı. Üçoklar’ın başında Dâd Bey unvanlı Hızır oğlu Tûti Bozoklar’ın başında Abdülhamid oğlu Korkut Bey vardı. Oğuzlar’ın Karahanlılar’la münasebetleri iyi, Karluklar’la problemli idi. Karluklar, onları Karahıtaylar’ın yardımıyla Belh’in güneyindeki Tohâristan’a göçe mecbur bıraktılar. Sultan Sencer Karahanlı hükümdarları Oğuzlar’ı askerî hizmete almayıp onlara görevi sadece vergi vermek olan “raiyyet” muamelesi yaptı. (1152) Sultan Sencer’in Belh valisi Emîr Kamaç ile Gur hükümdarı arasında yapılan savaşta Kamaç’ın ordusunda yer alan Oğuzlar’ın Gurlular’ın tarafına geçmesi üzerine Kamaç yenilmiş ve Belh’in Gurlular eline düşmesi tehlikesiyle karşılaşılmıştı. Sultan Sencer Gurlular’ı yenilgiye uğratmıştı. savaşta Oğuzlar, Halaç ve diğer Türkler’le Sultan Sencer’in tarafına geçerek zaferde r rol oynadılar. Buna rağmen Kamaç, Oğuzlar’dan kendi idaresinden uzaklaşmalarını istedi. kabul edilmeyince 10.000 kişiyle üzerlerine yürüdü. Oğuzlar Kamaç’ı yenip Belh yöresini yağmaladılar. haber Merv’e ulaşınca Sultan Sencer kalabalık bir orduyla hareket etti. Oğuzlar Sultan Sencer’i esir aldılar ( Nisan 1153). Sultanı tahta oturtup kendi hükümdarları saymalarına ve hutbeyi onun adına okutmalarına rağmen sözünü dinlemediler. Horasan’ın Oğuzlar’ın idaresine girdiği dönemde karşılarında hiçbir kuvvet duramadı 1161’de Mâzenderan emîrine, ertesi yıl Gurlulara karşı zaferler kazanan Horasan Oğuzları güçlü beyleri olmadığı için devlet kuramadılar. 1165’ten sonra yavaş yavaş etkinliklerini yitirip 1174-1181 de dağıldılar. bir kısmı Kirman’a, diğerleri Fars’a, Salgurlular’ın yanına ve Anadolu’ya göç etti.*

(1179) da Horasan Oğuzları’ndan 5000 atlı Selçuklu Hükümdarı Çağrı Bey’in oğullarından Kavurdun hükümettiği Kirman’a ayak bastı. Başlarında Kayser, Samsam ve Bulak bey vardı. Kirman hükümdarı Oğuzlar’ın itaat etmeyeceği endişesiyle Fars hâkimi Tekele’den yardım istedi. Fars-Kirman kuvvetlerini bozguna uğratan Oğuzlar Selçuklu Turan Şah’tan hükümdarları olmasını istediler. Oğuzlar’ın isteklerini kabul eden Turan Şah dirayetli bir hükümdar olmadı onları kendisine bağlayacak bir harekette bulunamadı; yerli devlet ricâli de ona yardım etmedi. Oğuzlar kırgın ve kızgın olarak Kirman’dan ayrılıp güneydoğuya gittiler. yağmacılıkla geçindikten sonra toprağı ekmeye, ticareti canlandırmaya çalıştılar (1185) seksen atlı ile Kirman’a ayak basan Melik Dînâr, Oğuzlar’ın başına geçti bazı yerleri idaresine aldı. Kirmanlar Irak Selçukluları’ndan yardım istedi Irâk-ı Acem’e gitti ve dönemedi. Kirman Selçukluları Devleti sona erip yerine Kirman Oğuz Devleti kuruldu 1187 de Kirman XIII. yüzyılda Salgurlular’ın hâkimiyetine geçti Oğuzlar Sîstan’a gitti (1213). Te reisleri Acem Şah orada tutunamayıp Hârizmşah Tekiş’in hizmetine girdi. Hârizmşah ona Vahş ile Bamyan daki yöreyi verdi. Cengiz Han ile Celâleddin Hârizmşah arasındaki Sind ırmağındaki savaşta Moğollar’a esir düşen Acemşah kısa süre sonra öldürüldü (Aralık 1221).*

Salgurlular ve Avşarlılar (Fars ve Hûzistan). 1135 te Salgurlular Fars’ta, Avşarlılar (Afşar) Hûzistan’da yaşadı. Seyhun boylarından geldiler Hemedan’ın batısını yurt tutan Yıvalar Seyhun boylarından Batı İran’a Avşar ve Salgurlular’la birlikte 1030 da geldiler 1127’de Musul valiliğine tayin edilen İmâdüddin Zengî, Yıvalar’ın Arslan oğlu Yaruk’un idaresindeki koluna Halep çevresinde yurt vermiş onları Haçlılar’la savaşmaya teşvik ederek zapteddikleri toprakların kendilerine ait olacağını vaad etmişti. Yaruk ve oğulları Haçlı savaşlarında yarar göstererek büyük şöhret kazandılar. Yaruklular varlıklarını XIII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürdürdüler. XII. yüzyılın ikinci yarısında Yıvalar’ın ana kolunun başında Perçem adlı bir bey vardı. Atabeg İldeniz’e karşı Abbâsî halifesine tâbi olan Perçem’in oğulları bağlılığı sadakatle sürdürdüler. Perçem’in torunuyla ondan sonra gelenler melik unvanı aldılar. Hemedan’ın kuzeyindeki Bahar Kalesi’nde oturan son Yıva beyi Süleyman Şah bilgili bir hükümdardı; Farsça biliyor, şiir söylüyordu. Süleyman Şah, 1258 de Bağdat’ın Moğollarca işgalinde birçok akrabası ile birlikte öldürüldü. XIII. yüzyılın birinci yarısında Urmiye yöresinde kalabalık sayıda Yıva’nın yaşardı savaşta 10.000 atlı çıkardıkları söylenir Yıvalar Moğol istilâsında Anadolu’ya gitmişlerdir

Oymak Teşkilâtı. Oğuz , Karakoyunlu Akkoyunlularda etnik ve siyasî topluluklara “el” (il) denir. Bu Kelime zamanla “halk” ve “ülke” anlamını kazanmıştır. Oğuz elini meydana getiren birimlere boy denir Kâşgarlı Mahmud bu kelimenin Oğuzca olduğunu belirtir. Boyun başındaki soyluya “boy beyi” denilir. Boylar obalara (oymak) ayrılır. Kâşgarlı obanın Oğuzca olduğunu söyler. Obalardan sonra aile gelir. aileler obaları, obalar boyları, boylar Oğuz elini oluşturur. Yurt elin, boyun, obanın ve ailenin oturduğu yerdir. Oğuz elinde oymak birliği boydur. Oğuz boylarının Arap ve diğer kavimlerde görüldüğü gibi tek başına yaşadıkları nâdir görülür. Oğuzlar daima el halinde, beş altı oymak bir arada yaşardı Bu başarılarında önemli bir etkendir Oğuzlar’ın XI. yüzyılda yirmi dört boydan meydana geldiğini söyleyen Kâşgarlı Mahmud bu boylardan yirmi ikisinin adını bir liste vermiş, Oğuzlar’dan sayılmadığını söylediği iki boyu listesine almadığı gibi adlarını bildirmemiştir. Selçuklu fetihlerinden söz eden Ermeni tarihçiler bu fâtih kavmin yirmi dört boydan oluştuğunu belirtir. Oğuz boylarına ait tam liste XIV. yüzyılda yazılmış Reşîdüddin’in Câmiu’t-tevârîh’inde bulunur Bu listede Kâşgarlı’dan farklı olarak Yaparlı, Kızık ve Karkın adları geçmektedir. Bunlar Kâşgarlı’nın Halaç diyerek listeye almadığı boylardır. Oğuz eli, Dede Korkut destanlarındaki gibi yirmi dört boyla Bozok ve Üçok adlı iki kola ayrılmıştır. Moğol istilâsında Anadolu’ya gelen kalabalık Oğuz kitlesi de aynı adları taşıyordu. Bozoklar XV. yüzyılda Yozgat ve komşu yörelere yerleştiler Bozok şeklindeki kol adları ile anıldılar. Bozok yer adı olarak 1933 e kadar varlığını korumuştur. Üçoklar Çukurova’ya yerleşmiştir.Oğuz yabgularının Kayı, Yazır, Avşar ve Eymür boylarından çıktığı görülmektedir. Eymür boyu Üçoklar’a mensuptur. İslâmiyet’in kabulüyle kurulan bazı hânedanların bağlı olduğu boylar şunlardır: Selçuklular Kınık,
Artuklular Döğer, Salgurlular Salur, Şumle oğulları Avşar,
Perçemoğulları Yıva,
Karamanoğulları Avşar
Osmanlılar Kayı,
Kadı Burhâneddin Salur, Ramazanoğulları Yüreğir,
Dulkadırlılar Bayat
Akkoyunlular Bayındır,
Nâdir Şahlar Avşar. Oğuzlar’ın yirmi dört boyu Anadolu’ya gelmiştir. Salgurlu, Bayındırlı ve Osmanlı hânedanı mensup oldukları boyların damgalarını aile arması olarak kullanmışlardır.*

Oğuz Destanları. Oğuz Han Destanı. biri Uygurca, diğeri Farsça iki metni bulunmaktadır. İlhanlı sarayında yazılmıştır. Uygurca Oğuz Kağan destanı manzum olup başı ve sonu eksiktir. Oğuz Kağan cihan fethine girişir, batıda Urum Kağan ile kardeşi Uruz Bey’i yenerek ülkelerini alır, doğuda Çürçet kağanını yener, eline ganimet geçirir; Hindistan’a, Tangut’a ve Suriye’ye seferlerde bulunduktan sonra yurduna döner. cihangirlik seferinde Oğuz Kağan’a gök tüylü, gök yeleli bir erkek bozkurt kılavuzluk eder. Uygurlar’ın hükümdarı olan Oğuz Kağan hizmet gören beylerine Kıpçak, Karluk, Kalaç gibi adlar verir. Yurduna döndüğünde nâzırı Uluğ Türük rüyasında doğu taraflarında bir altın yay, batı taraflarında üç gümüş ok görür; kağana anlatır. Oğuz Kağan üç büyük oğlunu Kün, Ay, Yıldız doğuya, üç küçük oğlunu (Gök, Dağ, Deniz) batıya gönderir. Üç büyük kardeş avlandıktan sonra bir altın yay, üç küçük kardeş de avdan sonra üç gümüş ok bulurlar. Oğuz Kağan getirilen altın yayı üçe bölmüş Ey oğullarım! Yay sizlerin olsun, yay gibi okları göğe atın”; üç gümüş oku getiren oğullarına Sizler de ok gibi olun” demiştir. Oğuz Kağan büyük bir şölen vermiş, sağına üç büyük oğlu (Bozoklar), sol yanına da üç küçük oğlu (Üçoklar) oturmuş, kırk gün yenilmiş, içilmiş ve sonra Oğuz yurdunu oğullarına verdiğine dair konuşması dinlenilmiştir.*

Farsça Oğuz Kağan destanı Uygur destanın aynıdır. Oğuz Han’ın dayandığı el Uygur elidir. Oğuz Han faydalı işler gören beylerine Kıpçak, Karluk, Kanglı, Kalaç adları verir. Oğuz Kağan Koca, bilgi ve tecrübesiyle İlhan’ın seferlerinde çıkan güçlükleri çözüme kavuşturur. Farsça Oğuznâme Uygurca destanın İslâmî bir gözle ele alınmış ve genişletilmiş şeklidir

Dede Korkut Destanları. Oğuz elinde çıkan savaş veya savaşlar, gayri müslim Kıpçaklar’a karşı giriştikleri mücadeleler ve kendisine mensup beylerin maceralarıyla ilgili hâtıralar destanlaştıktan sonra XIV. yüzyılın başlarında manzum olarak yazılmış Oğuznâme adını taşıyan bu metin kaybolmuştur. Ozanların kopuzla söyledikleri bu destanlar XVI. yüzyılın ikinci yarısında Erzurum-Bayburt yöresinde bir ozanın ağzından yeniden yazılmıştır. Dede Korkut destanları özellikle XV ve XVI. yüzyıllarda Türklerde çok sevilmiş, Fâtih Sultan Mehmed’in torunlarından birine Oğuz Han, diğerine Korkut adını verlmiştir. II. Bayezid devrinde (1481-1512) Hacı Bektaş Vilayetnâme’sinde Dede Korkut destanlarının kahramanları olan Korkut Ata, Bayındır Han, Salur Kazan Bey’den söz edilmesi, Halvetî-Gülşenî tarikatının pîri İbrâhim Gülşenî’nin soyunu Oğuz Ata’ya dayandırması Dede Korkut destanlarının XIV-XVII. yüzyıllarda Türkiye Türkleri’ne ataları Oğuzlar’ı sevdirdiğini gösterir. Türk halkı dinlediği destanların tesiriyle Oğuzlar’ı son derece yiğit ve bahadır, mizacı sert, hilesiz yalansız, dürüst ve saf insanlar olarak tanır

OĞUZ BOYLARI
Bozoklar Üçoklar Kayı Bayındır Bayat. Beçene Alkaevli Çavuldur Karaevli Çepni Yazır Salgur Dodurga Eymür Döğer Alayuntlu Yaparlı Üregir Avşar İgdir Beydili Büğdüz Kızık Yıva Karkın Kınık



Kaynak TDV İslâm Ansiklopedisi

CEND Müellif: ABDÜLKERİM ÖZAYDIN

Cend Siriderya kıyısında bugün mevcut olmayan tarihî bir şehirdir İslâm coğrafyacıları, Kazakistan sınırlarında yer alan Siriderya’nın aşağısında Oğuzlar’ın yaşadığı üç şehirden bahsederler. Bunlar Oğuz yabgusunun kışlık merkezi Yenikent Huvâre ve Cend şehirleridir. Cend, nehrin sağ kıyısında Hârizm’e on günlük mesafede ve Kızılorda şehrinin yakınındadır Bu şehirler İç Asya bozkırlarında ticarette önemli bir ambardı (X.) yüzyılda müslümanlar yaşadı müslüman tüccarlar daha önce Soğdlular’ın Türk bozkırında kurduğu kolonizasyonu devam ettirdiler (X.) yüzyılda Cend halkı gayri müslim Oğuz yabgusuna tâbi olup ona her yıl haraç öderdi. giderek artan nüfuz ve kudreti sebebiyle Oğuz yabgusu ile arası açılan Subaşı Selçuk Kınık boyu ve sürüleriyle birlikte Cend yöresine geldi. İslâmiyet’i kabul ederek müslüman halkı gayri müslim Oğuzlara haraç vermekten kurtardı. Selçuk’un Cend’e (X.) yüzyılın ikinci yarısında gelmişdir.*

Selçuk b. Dukak, Cend ve diğer şehirlerdeki müslümanlarla birlikte gayri müslim Türkler’e karşı başlattığı cihad harekâtı ile büyük bir şöhrete kavuştu ve “el-Melikü’l-Gāzî” unvanıyla anılmaya başlandı. Selçuk’un oğlu, Tuğrul ve Çağrı beylerin babası Mîkâil de böyle bir cihad harekâtı sırasında şehid olmuştu. Selçuk 100 yaşını aşkın olduğu halde Cend’de vefat etti ve burada defnedildi. Selçuklular, atalarının ölümünden bir süre sonra Karahanlılar’la Ebü’l-Fevâris Şah Melik b. Ali el-Berânî’nin baskıları yüzünden Cend’den ayrılarak Sâmânîler tarafından kendilerine tahsis edilen Buhara ve Semerkant arasındaki Nur kasabasına yerleştiler. Cend şehri Selçuklular’ın ayrılmasından sonra onların “kadîm düşmanı” Ebü’l-Fevâris Şah Melik’in eline geçti. Şah Melik muhtemelen son Oğuz yabgusu Ali Han’ın oğlu olup Gazneli Sultanı Mesud, Karahanlılar’a ve âsi Hârizm valilerine karşı onunla ittifak yapmıştı. Şah Melik 429’da (1038) Sultan Mesud tarafından Hârizm valiliğine tayin edilmiş ve Hârizmşah Altuntaş’ın oğlu İsmâil’i buradan uzaklaştırmıştı. İsmâil de ona karşı Selçuklular’dan yardım istemek zorunda kalmıştı. Yardıma gelen Çağrı Bey’i de mağlûp eden Şah Melik daha sonra Tuğrul Bey tarafından bozguna uğratıldı ve Gazneliler’e sığınmak için Dihistan üzerinden Mekrân’a kaçtı. Şah Melik’in bu bozgundan sonra Cend’e gitmeyip Mekrân’a kaçması, Cend’in bu sırada onun hâkimiyetinden çıktığını ve tekrar Selçuklular’ın eline geçtiğini göstermektedir. Şah Melik 434’te (1042-43) yakalanarak öldürüldü.*

Selçuklular Cend’den ayrılarak İran’a ve batıya doğru genişledi cend şehiri Kıpçaklar’ın eline geçti. Fakat Cend’i “devlet için aziz bir belde” kabul eden Selçuklular burayı hiçbir zaman unutmadılar. Sultan Alparslan (1065) te çıktığı Hârizm ve Mangışlak seferinde hânedana adını veren dedesi Selçuk’un kabrini ziyaret için Cend’e kadar gitmiştir. Cend hanı kendisine itaat etmiştir Sultan Sencer bir gazâ ve cihad merkezi kabul ettiği Cend şehrini tahkim etmiş ve Abbâsî halifesine gönderdiği mektupta Cend sınırında çok sayıda kâfirin kılıçtan geçirildiğini müjdelemiştir. Sultan Atsız Zamanın da (1128-1156) Hârizmşahlar’ın kontrolüne geçen Cend, Siriderya ve Mangışlak yarımadası ile birlikte gayri müslim Kıpçaklar’a karşı yapılan gazâlarda en önemli uç şehiri oldu Hârizmşah Atsız’ın 1138’de isyan etmesiyle Sultan Sencer Hârizme sefere çıkarken Atsız’ı, müslümanların sadık muhafızları olan ve kâfirlere karşı savaşan gazileri yok etmek ve Cend ve Mangışlak’ta müslüman kanı dökmekle suçluyordu. Atsız 1138’de ki savaşta Sencer’e yenildi ve kaçtı. (1143) te ikinci defa isyan ettiyse de başarılı olamadı sonunda ona tâbi oldu Atsız Cend’i (Ekim 1145) te tekrar zaptetmiş, ancak Sencer’in (1147-48) deki seferinden sonra şehir Hârizmşahlardan Selçuklulara geçmiştir. Atsız’ın (1152) Kıpçak seferinde Cend Karahanlılar’dan Arslan Han ın torunu Kemâleddin Arslan Han ın elindeydi. Kemâleddin Atsız’ın büyük bir ordu ile yaklaşmakta olduğunu duyunca kaçtı. Atsız onu geri getirtip hapsetti ve Kemâleddin hapiste öldü. Atsız tekrar ele geçirdiği Cend’e veliaht olan oğlu İl arslan’ı vali tayin etti. Hârizmşah tahtına aday olan “ekber evlât”larını Cend’e vali tayin etmeyi gelenek haline getirdi. İlarslan’dan sonra aynı göreve Alâeddin Tekiş getirildi. Atsız’ın (1133) ve (1152) seferlerinden sonra (1195) Alâeddin Tekiş, (1209) da Alâeddin Muhammed Kıpçaklar’a düzenledikleri seferlerde burayı üs olarak kullandılar.*

Cend 1220’de Cengiz Han tarafından işgal edildi. Hârizmşahlar’ın Yenikent ve Cend valisi Kutluğ Han Moğollar direnemedi. Cengiz in sadık taraftarı Ali Hoca Cend’e vali tayin edildi ve ölümüne kadar sürdürdü. Cengiz Han’ın büyük oğlu Cuci Gürgenç’e yaptığı seferlerde burayı üs olarak kullandı. Cend, Moğol hanları (1206-1370) ve Çağataylar (1227-1370) zamanında orta halli bir şehirdi

Aral gölü daha çok Cend gölü olarak bilinir. Hârizm’e ulaşan ticaret yolu üzerinde bulunan ve önemli bir karakol görevi üstlenen Cend’in bölge ticaretinde mühimdir Selçuk beyin mezarı buradadır Selçuklular nezdinde kutsaldır Cend’i (XIII.) yüzyılda büyük bir şehirdir Sünnî ve Hanefîdir


Kaynak TDV İslâm Ansiklopedisi

Müellif:M. NAEEM QURESHI

İSLÂMÂBÂD

Pakistan İslâm Cumhuriyeti’nin başşehridir


İslâmâbâd Faysal Camii

İslâmâbâd’da Millet Meclisi, ve Bakanlar Kurulu

İslamabad Tarih öncesi çağlardan beri iskân gören Potwar platosunun kuzeyinde zengin güzelliğe sahip Murree tepelerine kurulmuştur; şehrin merkezi 65 km2’lik bir alanı kaplar. Denizden yüksekliği 503-610 m. arasında değişir engebeli bir arazidedir Kurulduğu 1960 'tan beri büyüme hızı sıfırdır nüfusu bir milyona yaklaşmıştır nüfusu ülkenin her kesiminden gelip buraya yerleşenler oluşturur. Şehrin 1998’deki nüfusu 901.137’dir.*

Yeni bir başşehir Hindistan ın bölünüp Pakistan’ın doğunca Muhammed Ali Cinnah ve müslüman liderler tarafından Haziran 1947’de tasarlanmıştı devletin problemlerle karşılaşması dolayısıyla gerçekleştirilemedi yönetim Karaçi’den yürütüldü. 1950’lerde Karaçi’nin görevi taşıyamayacağı anlaşılınca hükümet yeni başşehrin savunma iklim kaynakları ve tabii güzellikleri bakımından uygunluğu görülen Potwar platosunda kurulması gündeme getirdi. Bu düşünce devlet başkanı Eyyûb Han tarafından olumlu karşılandı Eylül 1959’da bu iş için bir komisyon oluşturuldu merkezin inşası tamamlanıncaya kadar 15 km. mesafedeki Ravalpindi geçici başşehir ilân edildi. 1960’ta incelemeler tamamlanarak ikametgâhların gelişmesine öncelik veren ve şehir merkezinin büyümesini göz önünde tutan bir plan benimsendi. Birbirine paralel halinde düzenlenen planda yönetim birimleri temsilcilikler, kamu binaları, ikametgâh mahalleri, ticarî bölge ve endüstriyel alanlar bulunuyordu; parklar, yeşil alan ve kırsal planlanmıştı tasarım kısa zamanda gerçekleşti 1963’te şehir yerleşime açıldı; Kasım 1966’da başşehir olduğu ilân edildi.*

Bugün İslâmâbâd geniş yolları, sağlık kuruluşları, alışveriş merkezleri, okulları, eğlence yerleri, parkları, oyun alanları yanında Şeker pâriyân ve Dâmenikûh’taki mesireleriyle modern bir şehirdir. Atletizm sahası ve stadyum ve karşılar. Şehirde üç yüksek öğrenim kurumu vardır; bunlar Kāid-i Âzam Üniversitesi, Allâme İkbal Açık Öğretim Üniversitesi ve Milletlerarası İslâm Üniversitesi’dir. Pakistan Atom Enerjisi Komisyonu dahil araştırma enstitüsü bulunmakta, Millî Arşiv ve Millî Kütüphane hizmet vermektedir.*

İslâmâbâd’ın mimarisi modern ve İslâm geleneğini yansıtır. Modern kategori başbakanlık bakanlık ve meclisin yer aldığı merkezde toplanmıştır. İkinci kategoriye dünyanın en büyük camilerinden olan Faysal Camii girer Planı Türk mimarı Vedat Dalokay tarafından çizilen cami, heybetli görünüşü zarafet ve ihtişamı ile çevrenin tamamlayıcısıdır kilometrelerce uzaktan görülür İslâmâbâd’ın sembolüdür İslâmâbâd milletlerarası hava limanı Karaçi’den sonra dış dünya ile irtibat sağlayan tek hava limanıdır.*


Kaynak TDV İslâm Ansiklopedisi

Müellif AHMET KAVAS

ÖMER el-MUHTÂR (1862-1931)
Libya bağımsızlık hareketinin önderlerindendir LİBYA Kuzey Afrika’dadır ömer muhtarın tarikatı
SENÛSİYYE Muhammed (ö. 1859) nisbet edilen bir tarikattır Muhtar
Berka’nın Defne bölgesindeki Butnân’da doğdu. Libya’daki en büyük Arap kabilesi Menife’ye mensup Gays ailesindendir. İlk eğitimini babasından aldı. tahsil için kardeşi Muhammed ile Senûsîler’in Zenzûr Zâviyesi şeyhi Seyyid el-Garyânî nin yanına gönderildi; babasının ölümüyle onun himayesine girdi. Zenzûr’da ki eğitiminden sonra, Senûsiyye’nin kurucusu Muhammed b. Senûsî’nin 1859’da vefatından önce merkez zâviyesini faaliyete geçirdiği Cağbûb kasabasına gitti. hareketin ikinci önderi Mehdî Muhammed Senûsî’nin yanında öğrenimini tamamladı. Sekiz yıl kaldığı zâviyede İslâmî eğitimi ez-Zirvâlî el-Mağribî el-Cevvânî’den, dinî ilimleri ez-Zâhirî’den aldı.*

Eğitimi Mehdî es-Senûsî’nin dikkatini çekti. Mehdî 1895’te Cağbûb’dan ayrılarak Kufra’da kurulan Tâc köyüne gidip burasını merkez zâviye yapmak istediğinde Ömer -Muhtâr’ı da götürdü. Burada öğrenimini tamamlayanlar Trablusgarpa şeyh olarak gönderildiğinden Ömer el-Muhtâr 1897’de, Cebelül ahdar’daki kabilelerden Osmanlıya tam itaat göstermeyen Merc kasabasındaki Ubeyd kabilesine Kasûr Zâviyesi’ne şeyh tayin edildi. kabileyi Osmanlıya yaklaştırdı Arap kabilelerinin kavgalarını sona erdirdi. Ubeyd kabilesini cihad hareketine öncü olacak şekilde eğitti. Bu zâviyede çocuklara İslâmî eğitim vermesi, yolculara fakirlere ikramda bulunması, gibi faaliyetleriyle şöhreti arttı.*

Mehdî es-Senûsî, 1899’da Kufra’daki zâviyesini Çad sınırları Borku bölgesindeki Garû’ya taşıyınca onunla gidenler arasında Ömer el-Muhtâr da vardı. Çad’ın güneyindeki Vedây Sultanlığı topraklarının Fransızlarca işgalini önlemek için seferlere katıldı. Ayn Galaka’da şeyh tayin edildi. Mehdî es-Senûsî’nin 1902’de Garû’da ölmesiyle faaliyetler yavaşladı. Ömer el-Muhtâr, Ayn Galaka’da eğitim ve tebliğle meşgul oldu 1903 te Kasûr Zâviyesi’ne döndü. Mehdî es-Senûsî’nin ölümüyle oğlu İdrîs’in henüz on üç yaşında olması sebebiyle geçici olarak hareketin başına getirilen yeğeni Ahmed Şerîf 27 Eylül 1911’de İtalya’nın Osmanlı idaresindeki Trablusgarpa çıkarma yapmasıa Kufra’da toplantıya katıldı. Ardından Cebelül ahdar’a döndü ve Ubeyd kabilesini cihada hazırlayıp 1000 kişilik bir mücahid birliği kurdu. İtalyanlar’a karşı ilk saldırıda yer aldı. Yerli ahali, yaklaşık yirmi yıl süren savaşta dağlara çekilip İtalyanlar’a baskınlar yaptı

Ömer el-Muhtâr, 1912’de Osmanlılar’ın Lozan Antlaşması sonucunda kuvvetlerini çekmesinin ardından geride kalan askerleri Mısır’a götürmek isteyen Aziz el-Mısrî ile ona engel olmak isteyen Şerîf es-Senûsî’nin arasında çıkan çatışmada Şerîf es-Senûsî tarafından ara buluculukla görevlendirildi Berka bölgesinin kumandasını üstlendi. I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Osmanlı Harbiye Nezâreti, Teşkîlât-ı Mahsûsa buraya bazı subaylarını gönderdiğinde, İcdâbiye’de Şeyh İbrâhim ile Osmanlılar’ın Afrika komutanı sıfatıyla faaliyette bulunan Enver Paşa’nın kardeşi Nûri Paşa ile görüşmek için Butnân’a gitti. Şerîf es-Senûsî’nin İstanbul’a götürülmesinin (1917) ardından Osmanlı Devleti İdrîs es-Senûsî’yi onun halefi kabul etmişti. İdrîs es-Senûsî’nin (I. İdrîs) vekili sıfatıyla direniş kumandanlığına getirilen Ömer el-Muhtâr, Cebelül ahdar’a geldiği yıllardan itibaren Enver Paşa olmak üzere Türk subaylarından aldığı bilgilerle emrindeki gönüllüleri sayıları 100 ile 300 arasında birliklere ayırdı. Kabileleri üç ayrı bölgede teşkilâtlandırdı kaymakam ve kadı görevlendirdi, tamamını kendine bağladı. Enver Paşa’nın Trablusgarpta askerî eğitim için İstanbul’a gönderdiği, burada yetiştikten sonra direnişe katılan yerli subaylar onun yanında yer aldı.*

İdrîs es-Senûsî ileri gelen şeyhler ve kabile reisleriyle birlikte tedavi için 1922’de Mısır’a gitmiş yerine kardeşi Muhammed es-Senûsî’yi vekil bırakmıştı. 27 Şubat 1923’te Ömer el-Muhtâr Mısır’a gitti. Arap ve İslâm dünyasına çağrıda bulundu. İdrîs es-Senûsî, Mısır’da güvenle hayatını sürdürmesi karşılığında ülkenin İtalya ile anlaştığını ileri sürerek kendisinden yardım konusunda bir şey yapamayacağını söyledi. Ömer el-Muhtâr’ın Mısır’a geçtiğini öğrenen İtalyanlar heyet gönderip cihaddan vazgeçmesini ve Mısır’da yaşamasını, Berka’ya döndüğünde kendisine köşk ve maaş bağlanacağını bildirdi teklifleri reddeden Ömer el-Muhtâr dönüşünde Ebyârül gubâ’da İtalyan saldırısına uğradıysa da kurtuldu (23 Nisan 1923). Haziranda İtalyanlar’la Senûsîler arasında Ömer el-Muhtâr’ın da katıldığı büyük bir çarpışma oldu

İdrîs es-Senûsî’nin hiçbir ümit vermemesi üzerine Ömer el-Muhtâr, heyette yer alan Yûsuf Ebû Rahîl ve Ali Hâmid el-Ubeydî ile birlikte Şerîf es-Senûsî’ye 20 Şubat 1924 de bir mektup gönderdi. İtalyanlar’ın önce İdrîs es-Senûsî ile imzaladıkları anlaşmaları iptal ettiklerini, Trablusgarp ın başsız bırakıldığını, askerî düzeni olmayan birliklerle Cebelül ahdar’da cihada devam edeceklerini bildirdi; para, silâh ve erzak talep etti.Berka, Trablus ve Fizan’daki direnişleri tek bir idarede topladı

Libyanın işgali için sabırsızlanan Mussolini 1925’te Emilio de Bono’yu Trablusgarp sömürge valiliğine tayin etti. Ömer el-Muhtâr’a destek sağlayan Cağbûb, Ûclâ, Câlû, Fizan ve Kufra gibi yerlerin Cebelül ahdar ile irtibatlarının kesilmesine karar verildi Şerîf es-Senûsî’nin kardeşi Seyyid Safiyyüddin’in idareci olduğu Cağbûb’u İdrîs es-Senûsî’den aldığı emirle direnmeksizin 9 Şubat 1929’da İtalyanlar’a teslimi Ömer el-Muhtâr’ı büyük bir destekten mahrum bıraktı. Ömer el-Muhtâr kumandasındaki kuvvetler İtalyanlar’a vurkaç taktiği uyguladı. İtalyan işgal ordusu ile direnişçiler arasında çarpışmalar hızlandı. ilki Rahîbe’de meydana geldi ve çok sayıda İtalyan askeri esir alındı. İkincisi Akīretü’l-Matmûra’da oldu. Ömer el-Muhtâr önemli adamlarını kaybederken İtalyanlar’a büyük kayıplar verdirdi. 22 Nisan 1927’de Derne’de Ömer el-Muhtâr’ın İtalyan ordusu yedinci taburuna büyük zayiat verdirdi İtalyan işgalindeki bölgelerde Senûsî zâviyeleri ve camiler kapatılıp şeyhler tutuklandı. Bingazi işgal edildiği halde Berka bölgesi direnişin merkezine dönüştü İtalya 1928’de burayı topyekün işgale karar verdi.*

Berka bölgesine 1923-1929 yıllarında Bongiovanni, Mombelli, Sicilliani vali tayin edilmiş, bunlar Ömer el-Muhtâr karşısında başarısız kalmıştı. 1929’da Trablusgarp ile Bingazi birleştirildi sömürge valiliğine Pietro Badoglio getirildi. Yeni vali yerli ahaliyi kırmaya kararlıydı. Muhammed Rızâ es-Senûsî ve Şârif el-Garyânî, İtalyanlar adına 6 Nisan 1929’da Ömer el-Muhtâr ile görüştüler ve direnişten vazgeçtiği takdirde Hicaz’a veya Mısır’a gidebileceğini, kendisine para verileceğini söylediler. Bu teklifler reddedildi

10 Ocak 1930’da sömürge vali yardımcılığı ve Sirenayka valiliğine o güne kadar tayin edilenlerin en acımasızı Graziani getirildi. Ömer el-Muhtâr ve mücahidlerinin Libya’dan ve dış dünyadan yardım almalarını önlemek için buranın Fizan, Kufra ve Mısır ile bağlarının koparılması kararlaştırıldı. 15 Ocak 1930 da Cebelül ahdar’daki direniş uçaklarla bombalanırken 24 Ocak günü Fizan’ın merkezi Merzûk, 25 Şubat’ta buranın batısındaki Gāt kasabası işgal edildi. 1928 başında İtalya’ya sürgüne gönderilen Muhammed Rızâ serbest bırakılıp Bingazi’ye dönünce Ömer el-Muhtâr’a mektup yazarak İtalyanlar’a teslim olmasını istedi red cevabı alan İtalyanlar Rızâ tarafından Cebelül ahdar ahalisine hitaben yazılan mektubu uçaklarla yerleşim yerlerine attılar. sonuç alamayınca halkı kamplarda topladılar. 23 Eylül 1930 da İtalyanlar’la yapılan Kerisse çarpışmasında Ömer el-Muhtâr’ın yakın adamları Fudayl ile birlikte kırk adamı şehid oldu. Trablusgarp direnişinin önemli bölgelerinden Kufra’nın merkezi Tâc köyü İtalyanlara geçti (18 Ocak 1931).*

Direnişe en büyük destek Mısır’dan geldi Graziani, Akdenizdeki Sellûm yakınında deniz kıyısından güneydeki Cağbûb’a kadar uzanan yaklaşık 270 kilometrelik bir mesafeyi 2 m. yüksekliğinde ve 3 m. genişliğinde dikenli tellerle kapattırdı. mücahidlerin yardımı kesildi. Bölgedeki yerli ahali Aynülgazâle kampına kapatıldı, dört ay sonra 1934 yılına kadar kalacakları Akīle, Makrûn, Sulûk ve Berîka kamplarına doldurularak mücahidlerin yerlilerle irtibatı kesildi. Verimli araziler İtalya’dan göç ettirilen ailelere verildi. Kamplarda bulunanların yarısı açlık ve hastalıktan ölürken bazıları mücahidlere bağlılıklarını devam ettirdikleri bahanesiyle idam edildi. Sadece Berîka kampında 1930-1932 de 30.000 kişi öldü.*

Ömer el-Muhtâr, yaşı gerekçesiyle Mısır’a yerleşmesi tavsiyelerini reddetti mücadelesinde kararlıydı azminden ötürü kendisine “çöl aslanı” unvanı verilmişti. 11 Eylül 1931 de adamlarıyla birlikte sahâbeden Seyyid Râfi‘in kabrini ziyarete gittiklerinde İtalyan çemberinde kaldılar. Ömer el-Muhtâr burada İtalyanlar’a esir düştü, isyankâr” olarak yargılandı ve idama mahkûm edildi (15 Eylül 1931). Ertesi gün Sulûk kampında tutulan 20.000 civarındaki halkın önünde asılarak idam edildi. Afrika’daki Avrupa sömürgeciliği karşısında en önemli direnişi ortaya koyan Ömer el-Muhtâr, Berka halkının Senûsiyye içinde kendi rızalarını kazananlara verdiği “seyyid” unvanı ile ve “şeyhü’ş-şühed┠olarak anıldı. Hayatı ve faaliyetleri araştırmaya konu oldu.*


Kaynak TDV İslâm Ansiklopedisi

Müellif: ZEKERİYA KURŞUN

KATAR Basra körfezinde bir Arap emirliğidir Resmî Adı:*Katar Devletidir
Başşehri:*Devhadır Yüzölçümü:*11.427 km2 Nüfusu:*769.152 (2001 tahminî)
Resmî Dini:*İslâm Resmî Dili:*Arapça
Para Birimi:*Katar riyali (QR) 1 QR = 100 dirhemdir Arap yarımadası kuzeydoğu sahilinde, Basranın güneybatısındaki Bahreyn ve Bahrül benât körfezleri arasında kuzeye uzanan yarımada üzerinde olup başşehri 299.300 nüfuslu (2001 tah.) Doha dır yüzölçümü 11.427 km2, nüfusu 769.152 (2001 tah.) ve resmî dili Arapça’dır. Güneyden Arabistan ve BAE ’nin çevirdiği çöl ve alçak kumlu tepelerden oluşan arazisi tarıma uygun değildir; iklimi sıcak ve kuraktır. Çok büyük petrol ve doğalgaz yataklarına sahiptir Katar sanayiye önem vermiştir; kişi başına düşen gelir 2000 yılında 20.300 dolardır. XX. yüzyılın ilk yarısına kadar halkını Necid’in içlerinden gelen ve hayvancılıkla geçinen bedevîlerle balıkçılık, inci avcılığı ve ticaret yapan yerleşik kabileler oluştururken bugün nüfus petrol sektöründe çalışan İran ve Pakistan göçmenleriyle işçilerden meydana gelmektedir.*

İlkçağ’lardan beri iskân gören Katar ve Basra körfezinde Osmanlı-Portekiz çekişmelerinin başlamasına kadarki tarih hakkında bilgi bulunmamaktadır. Osmanlı belgelerindeki en eski örnek 1555 ye aittir ve bölgenin ticarî önemine işaret eder. Şeyh Muhammed b. Sultan idaresindeki Katar ahalisinin 1000 gemiye sahip olduğu ve ticaretle uğraştığı belirtilir Basrada Portekizliler’e karşı üstünlük sağlayan Osmanlı önce Lahsâ beyler beyiliğini, arkasından Katar sancağını kurarak buraya idareciler tayin etti (1559). sancak beyinin Katar’a giderken Lahsâ Beylerbeyi Bıyıklı Mustafa Paşa’nın Bahreyn seferine katılması ve seferde ölen Mustafa Paşa’nın yerine ordunun başına geçmek zorunda kalması esas görev yerine ulaşmasını engelledi. burada Osmanlı idaresi yarım kaldı ancak Benî Müsellem’e mensup mahallî idarecilerin Lahsâ ile ilişkileriyle burası Osmanlı hâkimiyetinde yer almıştır.*

1776’da Küveyt’ten gelen Utûb kabilesinde Âl-i Halîfe’nin Katar’ın batı sahillerindeki Zübâre’yi işgal etmesi ve burayı liman ticaret merkezi haline getirmesi Katar’ı yöneten Benî Müsellem’in ve İran’ın rahatsızlığına yol açtı; Benî Müsellem, Âl-i Halîfe’den vergi talebinde bulunurken İran’ın Bûşehr hâkimi Zübâre’ye saldırdı (1783). Âl-i Halîfe kendisine bağlı kabilelerle Zübâre’nin karşısında yer alan ve İran’ın Bahreyn adasını ele geçirip yurt edindi. ticarî faaliyetleri Bahreyn’de sürdürdü Âl-i Halîfe’nin Katar ve Zübâre bölgesinde söz istemesi Katar aşiretleriyle Bahreyn arasında çekişme doğurdu Bahreyn şeyhleri Katar üzerinde nüfuz kurmayı başardılar. Necid bölgesinde önemli bir güç olarak çıkan Âl-i Suûd nüfuzunu Körfez’e, Bahreyn ve Zübâre’ye kadar yaydı. 1843-1849 yıllarında Bahreyn’de meydana gelen karışıklıklar ve Âl-i Halîfe içindeki çekişmelerde Katar kabileleri Muhammed el-Halîfe’nin yanında yer aldılar. Bahreyn şeyhi ile Osmanlılar’ın Necid kaymakamı Emîr Faysal b. Türkî arasında Katar’a karşı bir ittifak doğdu. Bu gelişmeler, XVIII. yüzyılın sonlarında Orta Arabistan’dan Katar’a göçen ticarette öne çıkan Benî Temîm’in bir koluna mensup Âl-i Sânî’nin güç kazandı Benî Müsellem’in siyasetden çekilmesinden Bahreyn Şeyhliği ile Suud Emirliği’nin vergi tahsildarlığını sürdüren Âl-i Sânî 1860 tan itibaren bölgede etkili oldu Bu ailenin tarihi modern Katar’ın tarihidir

1820’ de itibaren körfez ve şeyhllerle münasebet kuran İngiltere, Bahreyn ilişkilerini yeterli gördüğünden Katar’la antlaşma yapmamıştı. 1860’lardan sonra Necid’deki Suud ailesi ve Bahreyn’deki Halîfe ailesi içindeki ihtilâflar Katar’ı İngilizler için ön plana çıkardı. Katar’ın Necidli muhaliflere lojistik sağlayacak yolun üzerinde olması Bahreyn’den kaçan muhaliflerin burada üstlenmesi de bunda etkiliydi İngilizler, bölgenin Bahreyn nüfuzunda kalmasını uygun buldulat 1868 de Katar’a gemi göndererek Muhammed b. Sânî’yi Bahreyn emîrlerine vergi vermeye mecbur bıraktılar. İngilizler’in Bahreyn üzerinde yayılmalarının durdurulmasına inanan Bağdat Valisi Midhat Paşa’yı harekete geçirdi. Midhat Paşa Küveyt şeyhlerinin itaatlerini sağladı; Lahsâdaki asayişsizliği bertaraf etmek ve merkezîn gücünü hissettirmek için 1871 de Nâfiz Paşa kumandasındaki birliklerle Lahsâ’ya sefer düzenledi. İngilizler’in tepkisine rağmen Osmanlılar Lahsâda kontrolü ele geçirdiler. Katar şeyhi Câsim b. Sânî, İngilizlerden kurtulmak için Osmanlı askerlerini ülkesine davet etti. 1871 de Katar’da Osmanlı kontrolü sağlandı ve Necid sancağına bağlı bir kaza olarak teşkilâtlandırıldı Câsim b. Sânî kaymakam tayin edildi. İngilizler çaresiz kaldılar; Osmanlı hâkimiyetini kabullenen Sânî ailesi üzerinde baskı uyguladılar . düzenli hükümete alışkın olmayan bedevîler yeni durumu benimseyemediler. Osmanlılar’ı davet eden Câsim b. Sânî nüfuzunun zedeleneceği endişesine kapıldı idarî düzenlemelere karşı çıktı Necid ve Basra’daki yöneticilerle anlaşmazlığa düşüp kaymakamlıkta istifa girişimlerinde bulundu 1888 de bazı rütbelerle Câsim’in devlete bağlılığı arttırılmaya çalışıldı İngilizler’in uyguladıkları baskılarda ve Ebûzabî şeyhiyle Udeyd bölgesinde çıkan ihtilâflarda Osmanlı Devleti’nin istekleri doğrultusunda yönlendirilemeyen Câsim başına buyruk hareket etti Çeşitli teşebbüslerden sonuç alınamaması üzerine Basra Valisi Hâfız Mehmed Paşa, padişahın iznini almadan 1893 te 200 kişilik bir tabur ile Devha’ya girdi. Câsim kendisine bağlı kabilelerle Vecebe Kalesi’ne çekildi. Hâfız Paşa büyük bir hezimete uğradı. padişah meseleyi gönderdiği bir heyete inceletti ve böyle bir olayın tekrarlanmaması şartıyla Câsim’i affederek görevinde bıraktı. Bu tarihte Osmanlı Devleti bölgede varlığını hissettirmek için bir dizi tedbire başvurdu İngilizler’le karşı karşıya geldi; Katar’a tâbi bir nahiye olarak teşkilâtlandırmaya çalıştığı Zübâre 1895 sonbaharında İngiliz saldırısına uğradı

Bâbıâli, 1897’den itibaren Osmanlı-İngiliz münasebetlerinde Küveyt’in birinci plana çıkmasından istifade ile Katarda idarî düzenlemeler yapmak istedi, başarılı olamadı. II. Meşrutiyette dış politikadaki yalnızlıktan kurtulmak için 1910’da İngilizler’le başlatılan görüşmelerde Katar’ın statüsü gündeme geldi. 29 Temmuz 1913’te Londra’da imzalanan, yürürlüğe girmeyen antlaşma maddesinde Osmanlı Katardaki taleplerinden feragat etti, buranın Şeyh Câsim b. Sânî ve haleflerince yönetilmesinde mutabakata varıldı. Ancak Şeyh Câsim’in ölmesiyle yerine oğlu Abdullah’ın tayin edilmesi Osmanlı muvafakatiyle oldu. I. Dünya Savaşı ile bölgedeki Osmanlı varlığı sona erdi.*

I. Dünya Savaşında Basra körfezinde etkinlik gösteren İngilizler, 3 Kasım 1916’da Katar Emîri Abdullah ve Körfez şeyhleriyle himaye antlaşması imzaladılar. 1940 a kadar milletlerarası politikada gündeme gelmeyen Katar, komşuları Bahreyn ve Suudi Arabistan arasında çıkan küçük anlaşmazlıkların dışında önemli bir olayla karşılaşmadı. İngilizler’in 1971’de bölgeyi terketmesiyle bağımsızlığa kavuşan Katar (3 Eylül 1971) Arap Birliği’ne ve Birleşmiş Milletler’e üye oldu. 22 Şubat 1972’de Şeyh Halîfe b. Hamed bir darbe ile emirliği ele geçirdi. Devlet başkanlığının ve başbakanlık yetkilerini de toplayan Şeyh Halîfe, öncelikle üyelerini kendi seçtiği bir danışma meclisi kurarak parlamenter rejime adım attı. 1974’te ülkedeki petrol şirketlerini denetimine aldı. Bahreyn’le ilişkileri Havar adaları anlaşmazlığından iyi gitmeyen Katar, 1991 Körfez Savaşı’nda Amerika Birleşik Devletleri’ni tuttu. Suudla olan sınır anlaşmazlıkları ise 20 Aralık 1992’de dostane bir çözüme kavuşturuldu. Katar mutlak monarşi ile yönetilmekle birlikte Körfez ülkelerinde anayasal düzenlemelere giden ilk emirliktir 1995 te Hamed b. Halîfe babasını iktidardan uzaklaştırıp yerine geçti.*


Kaynak listelist.com

Petrol Savaşının Kirli Tarihi

ilk petrol kuyusunun açılışıyla Batı devletleri Ortadoğu ve diğer coğrafyalara, avuçlarını ovuşturarak, pis pis sırıtarak, gözbebeklerinde dolar işaretiyle bakmaya başlamışlardır batı
Petrol için satılır bu!” dolsun cepler, demid ölümler, cansız bedenler. Birbirini izlemiş bu yanıcı maddeyle kişiler servetlerine servet katmmışlar. Dünya, doğa, kuşlar, çocuklar kimsenin umurunda olmamıştır petrol beraberinde petrol savaşını kapkara kirli bir tarihi bırakmıştır petrolle yüzleşelim. Hadi buyurun…

petrol sözcüğü Latincedir. Petra “taş”, oleum yağ” anlamına gelir. yoğun olarak metan, etan ve propan gazları bulunur. Yeraltından çıkarılan kapkara sıvı hamdır işlenmemiştir Petrolün işlenmesiyle benzin, uçak benzini, jet yakıtı, motorin, likit petrol gazı (LPG), asfalt, gazyağı ve fuel oil elde edilmektedir. 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır M.Ö. 3000’li yıllardan bu yana biliniyordu petrol ve sızıntıların fark edildiği yer de -savaş coğrafyası olan- Bağdat’tı. M.Ö. 4. yüzyılda Çin’de ısıtma ve aydınlatma amacıyla kullanılmıştır İlk damıtma hastaneler için yapılmıştır

1853 yılında Ignacy Łukasiewicz tarafından ham petrolden gazyağı damıtıldı. benzer bir işlem 1846’da Abraham Gesner tarafından yapıldı gazyağını kömürden damıtmayı başarmıştı. Łukasiewicz, ilk gaz lambasını yapan kişidir. O dönem gaz lambası hastanelerde tıbbi operasyonlarda kullanılıyordu.
İlk petrol arama şirketi: Pennsylvania Rock Oildir Petrol 1850’lerde farklı yöntemlerle de olsa sızıntılardan kumaşa emdirilerek elde ediliyor ve farklı amaçlarla kullanılıyordu. Ticari amaçlı ilk petrol arama George Bissel ve James Townsend’in sahibi olduğu Pennsylvania Rock Oil adlı şirkete aittir

1853 yılında Pittsburgh’ta Samuel Kier 1840’bdan beri aileden gelme tuz kuyusu işindeydi petrol sızıntıları tuz kaynaklarını kirletiyordu. Kier petrolü atıyordu Bir gün tesadüfen kanaldaki atık sıvının yandığını gördü ve iyi bir gelir kaynağı olabileceğini fark etti. bir kimyager ile anlaşıp petrolü damıtmaya başladı. Adına önce ‘Kaya Yağı’, sonra da ‘Seneca Yağı’ dediği bir madde geliştirdi ve satdı. 1848’de petrolden ürettiği bir merhemi patentini alarak tanesi 50 Cent’ten satdı. Kier kendi ürettiği yağ ile çalışan bir lamba icat etti. İlerleyen süreçte Kier, Edwin Drake’in açtığı kuyudan çıkan petrolü rafinerisinde kullanmaya başladı.

şirket sahiplerinden Townsend, Edwin Drake ile tanışır. şirketin hisselerinden alan Edwin Drake’e Pennsylvania’ya gidip uygun bir arazi arama görevi verilir. Drake’in, 1 Mayıs 1858’de Pennsylvania-Titusville’de başlayan petrol serüveni, buhar makinesinin devreye girmesiyle 27 Ağustos 1859’da başarıyla sonuçlanır. petrol kuyusundan ilk sevkiyatlar Kier’in rafinerisine yapılır. Edwin Drake’in geliştirdiği petrol çıkarma yöntemi şirketlerce kullanılmaktadır.

Ticari olarak üretilmeye başlandığı yıl 1859’da petrol ilk olarak lamba yağı olarak kullanılır. O dönemde lambalarda balina yağı kullanılırdı ve eskisi kadar bulunamıyordu. Petrolün devreye girmesiyle insanlar balina yağına muhtaçlıktan kurtuldu. Drake’in açtığı ilk kuyu o dönem ancak 25-30 varil petrol çıkarıyordu. 1872 de açılan kuyuların sayısına paralel olarak varil sayısı 15 16 bin arasındaydı.bundan ABD’nin sayılı zenginlerinden Rockefeller eksik kalamazdı, kalmadı . 1870 te Standard Oil Company ile petrole girdi. 1873’te Nobel ailesi Rusya’nın Bakü bölgesinde petrol aradı


Edwin Drake ilk petrol kuyusunu açmış petrol çıkarma yöntemini bulmuştu zengin olamadı, patent almamıştı. 1863’te yaşanan petrol spekülasyonunda bütün birikimini kaybetti. 9 Kasım 1880’de beş parasız bir şekilde hayatını kaybetti.Royal Dutch adlı Hollanda kökenli şirket, 1890 da Endonezya’da petrol aradı Shell kurucusu Marcus Samuel’in oğlu Marcus Samuel Jr. zamanında 1890 da petrol ihracatına başladı. O sıralarda petrol Rockefeller yönetimindeki Standard Oil’in elindeydi. Royal Dutch ve Shell tek başlarına bu şirketle rekabet edemiyorlardı. Birbirleriyle rekabet yerine, Standard Oil’e karşı birleşmenin iyi olacağına karar verdiler ve 1903 te yılında Asiatic Petroleum u kurdular. ortaklık başarılı oldu ki 1907’de Royal Dutch/Shell Grubu oluşturuldu. Bu ortaklık yüzde 60 Royal Dutch, yüzde 40 Shell olmak üzere bugün sürmektedir.

Piyasanın liderliğini Standard Oil Company’den almak kolay olmadı. Endonezya’da petrol arayan Royal Dutch için işler iyi gitmiyordu şirketin kaderi patron Kessler’in, şirketin başına Conda Adası Şube Müdürü Henry Wilhelm Deterting’in geçmesini vasiyetiyle değişti. Deterding 450 milyonluk Çin pazarında egemenliği Standard Oilden almayı kafaya koydu ve Shell ile yapılan ortaklıktan sonra, kuyuların lokasyonunu Çin kuyularını
kullanarak pazarı ele geçirdi. piyasadaki Amerikan egemenliği sona erip İngiliz egemenliği başladı

Edison’un ampulü icadıyla panik yaşayan petrol Edison ampulü bulmuştur ama elektrik Teslanın’dır petrole ihtiyaç duyan 4 zamanlı içten yanmalı motorun icadıyla nefes aldı. Otomobildeki * İçinde bir piston bulunan metalik-silindir, fizikçi Christiaan Huygens ve asistanı Denis Papin tarafından geliştirildi. (1673)
François Isaac de Rivaz, Volta tabancasından ilhamla bir düzenek geliştirdi. (1807) Mühendis Lenoir, “Gazlı ve genleşmiş havalı motor” adını verdiği iki zamanlı içten yanmalı bir motor geliştirdi. (1859) Étienne Lenoir, ateşlemesi elektrik ile yapılan, soğutulmada su kullanılan ilk içten yanmalı motoru geliştirdi. Bu motor ilk olarak gazyağı ile çalışıyordu. Lenoir, gazyağı yerine petrolle çalışan karbüratör yaptı. (1860) Lenoir’nın buluşu Alphonse Beau de Rochas tarafından iyileştirildi. Emme, sıkıştırma, yanma ve egzozdan oluşan dört zamanlı motor ortaya çıktı Maddi zorluklardan ötürü Rochas bunu pratiğe geçiremedi. Patent aldı ama koruyamadı. Nikolaus Otto, Beau de Rochas prensibini uygulayan ilk mühendisti ve bu çevrim “Otto Çevrimi” olarak anılmaya başlandı. (1872)
Beau de Rochas Prensibi’ne uygun olarak çalışan ilk motor, Deutz’te çalışan Gottlieb Daimler tarafından geliştirildi. (1876)

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 4 Gün önce   #10
Üye
murataltug1985 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 Özel Mesaj       Arkadas Listesine Ekle
K.Tarihi: Dec 2017
Üye Numarası: 834
Arkadaşlar: 0
Konular:
Mesajlar: 1.275
Rép Puanı: 1
Rép Grafiği: murataltug1985 is an unknown quantity at this point
Standart Cevap: Ortadoğu

Kaynak ListeList

Daimler, Maybach ve Benz aynı projelerde çalışmalarına rağmen, ürettiği motorlara patent almayı başaran ilk kişi Karl Benzdir. Benz, benzinle çalışan ve satılmak amacıyla üretilen ilk otomobil olan Motorwagen’ı 1885’te üretti. 1896’da da Boxer tipi motoru olan ilk otomobili üreten ve patentini alan Karl Benz’dir. 1901 de ABD Teksas ta kurulan Standard Oil petrol piyasasındaki egemenliği sarstı. aynı bölgede Sun ve Gulf şirketleri faaliyete geçti. Şirketlerin Ortadoğu’yu keşfinde 1901 de İran’da petrol bulundu. Bu keşif İranda İngiltere-Rusya rekabetini derinleştirdi. Rekabette BP’nin üstün gelmesiyle 1908’den sonra İran’da üretim patlaması yaşandı. 1909 da Anglo-Persian Oil Company kuruldu.

Unocal 1890 da Kaliforniya’da kuruldu ve bölgede petrol aradı. 1901 de Santa Paula’daki merkezlerini Los Angeles’a taşıdı.1911 de Standard Oil Amerikan mahkemelerince parçalandı Exxon, Chevron, Mobil, Amoco, Conoco. şirketleri kuruldu Petrol kaynakları keşfedilen Venezuela’ya ilgi 1900’lerde başladı. Mene Grande kasabası zengin petrol kaynaklarıyla şirketlerin gözbebeği oldu. Gulf Oil Corporation petrol çıkarmaya başladı Royal Dutch/Shell şirketi onun yerini aldı.

İngiltere’nin gözbebeğiydi Irak petrolleri
1918’de İngiltere Irakın petrol yataklarına göz dikti. Fransa’yla çatıştı aslan payını İngiltere aldı sondaj çalışmalarında 14 Ekim 1927’de Kerkük’te petrol bulundu. 1928’de Kızıl Hat Antlaşması Red Line gereği petrol arama faaliyetleri İngiliz ve Amerika arasında bölüşüldü. antlaşmaya dahil olan şirketler dışında hiçbir şirkete bu coğrafyada petrol arama izni verilmemiştir. şirket çıkarlarını savunmayan, işbirliğine yanaşmayan hükümetler devrilmiştir İran’da Muhammed Musaddık, Irak’ta Abdülkerim Kasım hükümetleri gibi

1932’de Kırmızı Hat Antlaşması’nın taraflarından Standard Oil Bahreyn’de petrol buldu. 1933’te de Suudda petrol arama imtiyazı elde etti ve aramaya başladı. kendisine bağlı California Arabian Standard Oil Company’yi kurdu. 1936’da da şirketin haklarını Texaco şirketine devretti. 1938 den itibaren Kuveyt-Bahreyn-Suud üçgeninde petrol üretim patlaması yaşandı İngilizce “Organization of Petroleum Exporting Countries”in baş harflerinden gelen “OPEC” Eylül 1960’ta kuruldu. Öncelikli amacı ham petroldeki fiyat düşüşünü durdurmaktı OPEC Venezuela’nın teklifiyle kuruldu. Venezuela, İran, Irak, Suud ve Kuveyt tarafından kurulan örgüte sırasıyla Katar, Libya, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Nijerya, Ekvador ve Gabon katıldı. Cenevre’deki merkez 1965’te Viyana’ya taşındı. Örgütün yılda en az iki defa toplanması ve kararları oy birliği ile alması kararlaştırıldı.

Yom Kippur Savaşıyla petrol ambargosu
Başladi 1973 te Arap Birliği’yle İsrail arasında çıkan*Yom Kippur Savaşını İsrail kazandı ve Suudla birlikte OPEC ülkeleri ABD ve İsrail’e destek veren ülkelere petrol ambargosu uyguladı petrol fiyatları arttı, piyasalar çöktü. Bu 1929 Ekonomik Buhranı’ndan beri yaşanan en büyük krizdir Ambargo Mart 1974’e kadar devam etti. ambargo uzun vadede OPEC ülkelerine zarar verdi, ambargodan sonra enerji arayışı arttı, Avrupa’da küçük motorlu araçlar üretildi ABD otomobil üreticileri (GM, Ford, Chrysler) küçük motorlu araç üretmekte geç kaldı ve Japon devleri Amerika küçük otomobil piyasasını ele geçirdi.
OPEC ülkeleri hazırlıksız durumdan dolayı petrol girdileri azaldı krize girdi.

İran’da 1979’da iktidar el değiştirince dünya petrol kriziyle karşılaştı İran devrimi Basra Körfezi’ndeki petrol sevkiyatını aksattı 1980 de yaşanan İran-Irak Savaşı petrol krizine sebep oldu. İki ülke de birbirlerinin petrol tesislerini vurdu üretim düştü, petrol fiyatları yükseldi. Irak, savaşta aldığı borçları ödeyemeyip krize girdi Kuveyt petrollerine göz dikti ve Kuveyt’e saldırdı. 1990 da Irak Kuveyt’i işgal etti bu petrol üretiminde ve sevkiyatta aksaklıklara yol açtı ve krize neden oldu.

Seven Sisters (Yedi Kız Kardeş) Dünyanın ileri gelen petrol şirketlerine takılan lakaptır. 1970’li yıllarda şirketler şunlardı: 1. Standard Oil of New Jersey (Exxonmobil), ABD 2. Royal Dutch Shell, Hollanda / İngiltere 3. British Petroleum, İngiltere 4. Standard Oil of New York, ABD 5. Standard Oil of California (Chevron), ABD 6. Gulf Oil (Chevron ve BP arasında 1985’te paylaşıldı), ABD 7. Texaco (Şu anda Chevron bünyesinde), ABD

New Seven Sisters (Yeni Yedi Kız Kardeş) Yıllar içinde iflaslar, ve şirket birleşmeleri sonucu yeni ‘yedi kız kardeş’ler oluştu tabii:
1. Saudi Aramco, Suudi Arabistan
2. JSC Gazprom, Rusya
3. CNPC, Çin
4. NIOC, İran
5. PDVSA, Venezuela
6. Petrobras, Brezilya
7. Petronas, Malezya

İnsanoğlunun gördüğü en büyük petrol felaketlerinden biri 20 Nisan 2010 da Meksika Körfezi’nde petrol platformunda meydana geldi patlamada 11 işçi öldü, 17 işçi de yaralandı.sızan petrolün günde 840.000 ile 4.400.000 litre arasında olduğu biliniyordu. BP şirketi bu kazadan 7,8 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm edildi. kazandığının yanında devede kulak kalır!
Petrol gibi yakıtlarla canlılar fosilleştirildi petrol bulununca felaketler ve, petrol şirketlerinin aç gözlülükleri doğayı kirletti 1967 – 120 bin ton ham petrol taşıyan Torrey tankeri, İngiltere’de karaya oturdu. 120 bin tona yakın ham petrol denize döküldü, ve 15 bin deniz kuşu öldü.
1979 da Haydarpaşada Romen isimli tanker Yunan Evriali isimli tankerle çarpıştı.: 95 bin ton petrol denize döküldü, 43 denizci hayatını kaybetti.
1989 – Exxon Valdez petrol tankeri Prens William Koyu’nda kayalıklara çarptı. Milyonlarca canlı öldü, 40,9 milyon litre petrol denize döküldü.
1978 – Amoco tankeri Fransa’nın Bretonya bölgesinde battı.: 261,2 milyon litre petrol denize döküldü. 1991 – Körfez Savaşı’nda Irak, Kuveyt petrolünü vurdu. Tarihin en büyük petrol sızıntısı gerçekleşti, 1 milyar 968 milyon litre petrol denizle “buluştu”. 1978 – Meksika’da Ixtoc keşif kuyusu patladı. 530 milyon litre petrol canlıların ölümüne sebep oldu. 1979 – Yunan petrol tankeri Ege Denizi’ndeki fırtınada başka bir gemiyle çarpıştı. Sonuç: 340,7 milyon litre petrol…denize döküldü
1983 – Castillo tankeri battı (Güney Afrika). Sonuç: 299 milyon litre ham petrol…denize döküldü 1983 – İran’da bir tanker petrol sondaj kulesine çarparak kuleyi batırdı. Sonuç: 302,8 milyon litre ham petrol…denize döküldü
* 1994 – 100 bin ton petrol taşıyan Kıbrıs Rum Kesimi’ne ait Nassia tanker, kuru yük gemisiyle İstanbul boğazında çarpıştı. yangında 30 kişi öldü, denize 20 bin ton petrol döküldü, Nassia infilak etti. Tankerin günlerce yanması İstanbul’u ciddi anlamda tehdit etti.
* 1999 – Erika tankeri Fransa’nın Bretonya kıyılarında battı. On binlerce ton fuel oil Fransa’nın en büyük çevre kirliliğine sebep oldu. 2002 – Prestige tankeri Finisterre Burnunda yakıt sızdırdı. 77 bin ton ham petrol sulara karıştı.

murataltug1985 isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil Konuyu değerlendir
Konuyu değerlendir:


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Ortadoğu Yok Oluyor.... therisk Aktif Konular 0 17.12.2015 11:59
ortadoğu kan ağlıyor arap baharı süreci fetih GünceL HaberLer 0 31.07.2014 22:29


Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2018, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.6.0
Site Optimizasyon : By eFe
Sitemizde Yenimisiniz ? Yardım Konuları