“İslâm coğrafyasının kadını özgür.”
Naciye
Kaynak
kaynak@yeniasya.com.tr
Bizim Aile
Kasım 2006
Ayşe
Böhürler, alanında başarılı çalışmalar ortaya koymaya gayret eden bir
gazeteci. Son çalışmalarından birisi olan “Duvarların
arkasında Müslüman ülkelerde kadın” adlı belgeseliyle de bu gayretini
ortaya koyarak dünyanın dört bir yanındaki Müslüman ülkelerdeki
kadınları taşıdı ekranlarımıza. Halen Kanal 7’de yayını devam eden
belgeseli hem Batılılardaki, hem kendimizdeki önyargı duvarlarını
yıkmak amacıyla ortaya çıkaran Böhürler’in vurguladığı, Müslüman
ülkelerdeki kadınların sorunları olmasıyla birlikte bu sorunları dile
getirebilecek cesarete ve sorunlarla mücadele edecek bilince sahip
olmaları. “İslâm coğrafyasının kadınları özgür,” diyor Böhürler ve bu
kadınları görmemizi istiyor.
İslâm coğrafyasına mensup ülkeler
oldukça fazla ve çalışmanızda bunlardan on üç tanesi yer alıyor.
Bu ülkeleri neye göre belirlediniz?
İslâm coğrafyasında önce bir araştırma
yaptık. Birbirine benzeyen değil de farklı dinamikleri olan ülkeler
olmasına özen gösterdik. Meselâ Endonezya dünyanın en kalabalık İslâm
ülkesi. Sudan yüzölçümü olarak dünyanın en büyük İslâm ülkelerinden
birisi. Mısır, Arap dünyasında kadın hareketinin başladığı ilk ülke.
Bir de on iki bölüm, normal bir belgesel serisinin olabileceği bir
rakamdır. Biz bunu on üçe çıkartmış olduk. O nedenle daha fazlası dahil
olamadı, ama elbette başka ülkeler de olabilirdi.
Tunus’taki kadınların
Türkiye’dekilerle benzer sorunları yaşadığını duyuyor, okuyoruz.
Tunus’un bu on üç ülke arasında olmaması dikkatimi çekti. Özel
bir nedeni var mı?
Başörtü yasağı açısından baktığınızda,
evet benzerliklerimiz var. Belgeselimizde ise Fas ve Tunus yok. Cezayir
var. Bu ülkelerde şöyle bir şey var, turist olarak rahatlıkla
gidebiliyorsunuz, ama kameranız ve bir çekim, randevu söz konusu olduğu
anda antidemokratik yönetimler olduğu için devlet görevlileri devreye
giriyor ve siz birtakım izinlerle oraya gidebiliyorsunuz. Fas’tan proje
bitimine kadar maalesef çekim izni alamadık. Tunus’u hiç düşünmedik,
belki rahat çalışamayız diye düşündük. Ve Tunus bizimle benzer
özellikler de taşıyordu zaten. Ama Fas bu projenin içinde olmalıydı.
Niçin özellikle Fas olmalıydı?
Çünkü Cezayir bağımsızlık
savaşı geçirmiş ülke olarak farklı bir deneyimdi, ama Fas biraz daha
farklı. Sultanlık var, ama cumhuriyet de var. Modernleşmesi biraz daha
farklı. Biz bu projemizde Müslüman dünyadaki kadınların değişimini ele
alıyoruz. Odak noktamız o değişim ve kadınların sorunlarına bakışları
olduğu için Fas’taki değişimi görmemiz gerekiyordu diye düşünüyorum.
Çalışmanızdan, “İslâm
coğrafyasındaki kadınların ortak sorunları şudur” gibi bir sonuç
çıkarabildiniz mi?
Aile içindeki şiddet,
yoksulluk, ekonomik problemler, işsizlik, bunlar ortak sorunlar. Ama
daha lokal ve yerel problemler de var. Bunların birçoğu hem
kültürel, hem yoksullukla alakalı. Meselâ Endonezya’da kadın
ticareti, yoksulluk nedeniyle ön plana çıkıyor. Sudan’da kadın
sünnetleri gibi âdetler, sağlık sorunu olarak ön plana çıkıyor.
Cezayir’de Fransız, Arap ve Müslüman kimliği arasında kalmışlık var.
Ama aslında temel olarak baktığımızda ortak şöyle bir şey var İslâm
dünyasında, dinin o ülkenin gelenekleriyle birleşmesinden doğan sentez
ve o geleneklerin din olarak algılanmasından doğan baskılar var. Birçok
ülkede kadınlar da bunu çok rahat ifade ediyor, “Biz dinimizle hiçbir
sorun yaşamıyoruz, keşke İslâm tam anlamıyla yaşansa. Ama biz
geleneklerimizden çok sorun yaşıyoruz” diyorlar.
Bir söyleşinizde Türkiye’de doğmuş
ve yaşıyor oluşunuza şükrettiğinizi ifade ediyordunuz. Oysa görünürde
Endonezya, Malezya gibi ülkelerde kadınlar hem dinlerini yaşayıp, hem
sosyal hayatın içinde bulunmak açısından daha rahat gibi görünüyorlar.
Bu aidiyet duygusuyla ilgili bir
şey. Siz tarihte on altı devlet kurmuşsunuz, büyük bir medeniyet ve
kültür birikiminiz var. Ve bundan kaynaklanan bir dünyaya bakışınız
var. Elbette 1957’de kurulmuş Malezya’nın dünyaya bakışıyla kendiniz
arasında bir ortaklık sağlayamıyorsunuz. Başörtüsü sebebiyle Malezya’da
okuyan öğrenciler de aynı şeyi söylüyorlar. Çünkü o dünyayı biraz yapay
buluyorsunuz. Aynı zamanda Malezya bir Batılı toplum gibi. Birey
kimliği fazlaca güçlü. O kültürün içinde siz kendinizi oraya ait
hissetmiyorsunuz.
Başörtüsü yasağının Türkiye’de
devam ediyor oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu bir zihniyet, bir değişim. Bu yasak
birdenbire ortaya çıkmış bir yasak değil. Osmanlının son döneminde
başlayan, Türkiye’nin modernleşmesi, değişimiyle Cumhuriyetin
şekillenmesi tartışmalarının içinden gelen bir şey. Türk aydını modern
dünyaya uyum sağlamaya ve bu tartışmaları yapmaya 1800’lü yılların
başında başladı. Aslında şimdi bu eskimiş tartışmaların günümüze
yansımasını görüyoruz. İki yüz yıl önceki tartışmalar bunlar. Bugün
yapılması abesle iştigal. Ama bu bir bilinçaltı reaksiyonu. Bu
reaksiyonun değişimi de herhalde biraz daha süre istiyor. Başörtüsü
sorunu yaşamamız bu ülkeyle tüm bağlarımızı koparmamız anlamına da
gelmiyor. Biz bu ülkenin vatandaşlarıyız, burada yaşıyoruz.
Yapabildiğimiz birçok şey var. Bu da (başörtüsü yasağı) bu ülkenin
kusuru ve ayıbı. Ama bununla da mücadele edecek olan yine biziz. Çünkü
burası bizim ülkemiz. Gidecek bir yerimiz yok.
Yani yasağa karşı bir şeyler
yapmaktan yanasınız.
Tabiî ki. Mücadele
edilmesin, vazgeçilsin, baş açılsın demiyorum, asla bundan yana
değilim, mücadeleden yanayım. Başörtüsüyle eğitim için bütün kapıların
zorlanmasından yanayım elbette. Ama başörtüsünü çok merkeze koyan bir
anlayış yaşandı Türkiye’de. Yani sanki tüm hayatımızın, dindarlığımızın
merkezine başörtüsü oturmuş gibi. Böyle olunca ahlâkı biraz daha geri
plana ittik. Ve biz bugün başörtülü, ama ahlâkî olarak zayıf
diyebileceğimiz birçok insan tipiyle karşılaşıyoruz. Ama dindarlık
başka bir şey. Dindar olmak daha bütünsel bir şey. Başörtüsü bunun
getirdiği özelliklerden birisi. Dini bütün Müslüman olmak diye bir
tanım var ya. O dini bütün Müslüman olmayı biraz daha önemsemeliyiz.
Bir röportajınız da “Hem örtünüp,
hem de kendini çok beğendirecek hale getirmeye karşıyım” demişsiniz.
Son yıllarda özellikle tesettürün algılanışında büyük değişimler olduğu
görülüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Örtülü de olsa kadın dişi.
Kadın olmaktan gelen özellikleri var. Farklı karakterlerde kadınlar
var. Bunların hepsinin aynı tarz, aynı tip bir üniforma gibi
örtünmesini zaten bekleyemeyiz. Herkes kendi anlayışına, ruh haline
göre bir örtünme biçimi geliştirebilir. Ama örtünmenin kendi mantığı
zaten sizin toplum içerisinde cinsel kimliğinizi kapatmayı içerir. O
cinsel kimliğinizi kapatmak yerine daha belirginleştiren bir örtü
gerçek amacına uygun mudur? Belki bu biraz tartışılabilir. Ama ben tek
bir örtü şeklini de asla savunmuyorum. Tabiî meselâ ben günlük
hayatımda şöyle bir başörtü takmam. Ekranda kullansam da sokakta böyle
bir şey kullanmıyorum. Günlük hayatın içinde daha sade olmayı tercih
ediyorum. Bu benim örtülü olma halim. Örtülülükle ilgili duruşum. Daha
süslü olmayı tercih edenler de var elbette. Onlara “Bu İslâmî değildir”
demek de doğru değil. Şunu hep unutuyoruz, kendi üzerimizden toplum
mühendisliği yapılmasına karşı çıkarken biz de başkalarına aynı toplum
mühendisliğini yapıyoruz.
Batılıların, sadece Müslüman
kadın şiddete maruzmuş, eziliyormuş gibi görerek buna müdahale etme
girişimlerinde bulunmalarının altında yatan nedenler neler olabilir?
İslâmın en yumuşak karnı olarak kadını
görüyorlar. Ve baktıklarında İslâm toplumlarının çoğunda kadın
sorunlarına odaklanarak ön plana çıkartıyorlar. Hindu kültürü kadın
sorunlarının en ağır yaşandığı bir kültürdür ama kimse Hindistan’daki
kadın sorunlarından bahsetmez. Bu elbette biraz önyargılı bir bakış. Bu
seçilip algılanıyor ve ön plana çıkartılıyor. Ama durumun böyle olması
bu toplumlarda sorun olmadığını da göstermiyor. Kadınlar için güllük
gülistanlık bir hayat yok İslâm coğrafyasında. Elbette sorunlar var ama
bu toplumlarda bu sorunlarla baş edecek kadınlar da var, bir bilinç de
var, mücadele de var. Kadınların ortak bir görüşü var, “Biz Condelezza
Rice’ın gelip bize insan haklarını anlatmasını istemiyoruz” diyorlar.
Öyleyse kadınların bu duruşu
üzerinden İslâm dünyasının geleceği konusunda ümitvar olabilir miyiz?
Elbette ortak noktamız İslâm, ama bizi
birleştiren İslâm bir bütün İslâm dünyası profili çıkartıyor mu ortaya,
onu tartışmak lazım. Ama şundan elbette ümitvar olabiliriz; bu
coğrafyadaki kadınlar batıdan bakıldığı gibi baskılanan, sesleri
kısılan ve ezilen kadınlar değiller. Bu coğrafyanın kadınları
kimliklerine sahip, değerlerini koruyan, mücadeleci kadınlar. Bu
belgesel aslında bunu söylüyor, İslâm coğrafyasının
kadınları özgür ve kendi sözlerini
kendileri çok rahat ifade edebiliyorlar.